Turizm Coğrafyası, İçel ilinin konumu, Mersinin yeryüzü şekilleri dağları ve akarsuları, İçelin iklimi hakkında bilgi, İçelin bitki örtüsü nasıldır, İçel-Mersinin tarihi hakkında bilgi, İçel adı nereden geliyor, Mersin tarihi hakkında kronolojik bilgi, İçel ekonomisinin anlatımı, İçelde hangi tarım ürünleri yetiştirilir, İçel topraklarının tarımda kullanım oranı nedir, Mersin ilinde yapılan hayvancılık hakkında bilgi, Mersindeki hayvan koruma alanları nelerdir, İçel ilindeki sanayi hakkında bilgi, Mersin limanı ve trasit taşımacılık, Mersinde yörük ve türkmen kültürü hakkında bilgi, Yörük çadırı, İçel Yöresi Halk Oyunları, Silifke Yöresi Oyunları, Çukurova Yöresi Oyunları ile ilgili bilgi, Mersindeki el sanatları, Mersinde evlenme ve düğün ile ilgili gelenekler, Mersin yöresi mutfağı, İçeldeki tarihi ve turistik eserler nelerdir, Mersinin turizm potansiyeli nedir, İçelin ilçeleri hakkında bilgi, Mut Kalesi, Anamur Müzesi, Deniz Feneri, Köşebüklü Mağarası hakkında bilgi, Mamure (Anamur) Kalesi, Tarsus Evleri, Şahmeran Söylencesi, Eshab-ı Kehf (Yedi Uyurlar) Mağarası, Ortodoks Rum Kilisesi, Beyaz Çarşı (Kırk Kaşık), Ulu Cami, Kubat Paşa Medresesi, Mehmet Felah Türbesi, Bilali Habeşi Mescidi, Eski Cami – St. Paulus Kilisesi, Jüstinianus Köprüsü (Baç Köprüsü), Roma Yolu, St. Paulus Kuyusu, Kleopatra Kapısı (Deniz Kapısı), Antik Cadde, Donuktaş (Dönüktaş), Gözlükule Höyüğü, Dilek (Astım) Mağarası, Castellum Novum (Tokmar Kalesi), Mersin ili detaylı anlatım, Liman Kalesi (Ağa Limanı), Taşucu Amphora Müzesi, Holmi (Taşucu), Frederik Barbarossa Anıtı, Atakent (Susanoğlu-Corasium), Sinekkale, Kilikya Aphrodisiası, Cambazlı Kilisesi ve Anıt Mezarı, Demircili Yukarı Anıt Mezarı, Mersindeki kiliseler

İÇEL
I – COĞRAFYASI
1.1.KONUMU
İçel, Akdeniz Bölgesi’nin Çukurova bölümünün batısında ve Doğu Akdeniz havzasının büyük bir bölümünü kaplamaktadır. Yaklaşık 16.000 km2 lik yüzölçümü ile Türkiye topraklarının %2’sini oluşturan çel doğuda Adana, kuzeyde Niğde, Konya, Karaman, batıda Antalya ve güneyde Akdeniz ile kuşatılmış olup bütün coğrafi özellikleri ile tipik Akdeniz ili görünümündedir. 320 56′ ve 350 11′ doğu boylamları ile 370 26′ ve 360 01′ kuzey enlemleri arasında bulunan çel topraklarının 3/4′ünün çoğu dağ, yayla (plato) ve dalgalı araziden oluşmuştur. Dağ ve deniz arasında kalan kıyı şeridi batıya gittikçe daralmaktadır. Toroslar bu konumu ile kuzey rüzgarlarına karış bir set oluşturularak tipik Akdeniz ikliminin hüküm sürmesine neden olmaktadır. Yılın yaklaşık 300 günü güneşli geçmektedir. Yıllık sıcaklık ortalaması 18.40′dir. Yaz aylarının ortalama sıcaklığı 25-330, kış aylarının ortalama sıcaklığı 9-150, deniz suyu sıcaklık ortalaması 20.20′dir.

Yaz aylarında 280′ye kadar yükselen deniz suyu sıcaklığı uzun süre bu sıcaklığı koruyarak ilde turizm sezonunu uzatan en önemli etken olmaktadır. (Özcan, 1991 : 15)
1.2. YERYÜZÜ ŞEKİLLERİ
Dağlık alanlar kretase, eosen, miosen ve pliosen tortularından ibaret kireç taşı tabaklarından meydana gelmiştir. Ovalar ise IV. zamanda başlamış olanalüvyal birikmeyle oluşmuştur. Sahil boyunca kumullar yer alır.
Toros dağları genç dağlardır. Orta Torosların İçel’de kalan kesimine Bolkar Dağları adı verilir. En yüksek yeri 3524 m. ile Medetsiz Tepesidir. Orta Toros Dağları güç geçit verir. Orta Torosların tek geçidi Gülek Boğazıdır. (1050 m.) ikinci önemli geçit ise Göksu vadisi oluğundaki Sertavul Geçididir. Silifke – Mut karayolu bu geçitten Karaman ve Konya’ya bağlanır.
Taşeli Platosunun Akdeniz ve Göksu vadisine bakan kesimlerinde, yaz aylarında yöre halkanın yaylak olarak kullandığı yaylalar yer almaktadır. Ovalar ise kıyı ile dağlar arasında şerit halinde uzanmaktadır.
Akarsuların rejimleri genellikle düzensizdir. Yüksek oranda mil taşımalarına karşın akarsular, iyi nitelikli sulama suyu özelliğindedir.
Akdeniz kıyısında birkaç set gölünden başka önemli göl yoktur. Silifke ile Taşucu arasındaki Akgöl ve Keklik gölü ile Paradeniz gölünün denizle bağlantılı olduklarından suları tuzludur ve bol balık yaşar. Çamlıyayla’da 10 krater gölünden en büyüğü Çinili Göl’dür. (Aktan, 1989 : 29)
1.3. AKARSULARI
İçel’de bulunan akarsuların su rejimleri dağlar ve platoların bazı bölümlerinin orman örtüsünden yoksun olması nedeniyle genellikle düzensizdir. Yüksek oranda mil taşımalarına karşın akarsular iyi nitelikli sulama suyu özellikleri göstermektedir. (Aktan, 1989 : 31)
1.4. İKLİM
Kıyılarda yazları sıcak ve kurak, kışları ılık ve yağışlı Akdeniz iklimi, iç kesimlerde ve yükseklerde kara iklimi görülür.
Mersin’de yıllık sıcaklık ortalaması 18.40′dir. 50 yıllık gözlemlerde saptanan en yüksek sıcaklık 400(21.6.1942), en düşük sıcaklık ise -6.60′dir. (6.2.1950). Yaz aylarının ortalama sıcaklığı 25-330 arasında değişmektedir. Sahil kesimi ile sahilden 15-25 km. iç kısımlarda ve yayla eteklerinde 100′ye varan düşük sıcaklıklar görülmektedir.
Kış aylarında sıcaklık ortalaması 9-150 arasında değişir. Bazı yıllar sıcaklık 00′nin altına düşmektedir. Kar yağışı sahil kesimlerde görülmez. 1.1.1950 günü şehir merkezinde 2 cm.lik kar örtüsü ölçülmüştür. Ancak kış aylarında Torosların eteklerinde ve yayla kesimlerinde değişen miktarlarda kar yağışı ve örtüsü olmaktadır.
Deniz suyu sıcaklık ortalaması 20.20′dir. Yaz aylarında 25-280 arasında değişir. Bu mevsimde kuvvetli rüzgarların olmaması nedeniyle dalga yüksekliği çok düşük olmakta, böylece uzun yaz ve sonbahar aylarında denizden istifade edilmesini sağlamaktadır.
İçel’de güney batıdan esen deniz ve kara meltemi, Nisan-Eylül arasındaki altı aylık sürede gündüzleri denizden karaya doğru, geceleri Toroslardan denize doğru esmekte ve sıcak yaz mevsiminde serinletici özellik taşımaktadır. Ortalama rüzgar hızı 2.2. m/sn.’dir. Deniz ulaşımını etkileyen nitelikteki kuvvetli rüzgarlar azda olsa kış aylarında görülür.
Yıllık yağış ortalaması 618.6 kg/ m2′dir. En çok yağış Aralık ayında, en az yağış ise Ağustostadır. Uzun yıllar ölçümlerine göre yıllık kapalı günler ortalama 45.2 gündür. Yılın büyük bölümünde hava açık ve az bulutlu geçmektedir. İçel yurdumuzun güneşlenme süresi en fazla olan illeri arasındadır. Günlük ortalama güneşlenme süresi 7.4 saat olup yaz aylarında bu süre 8-10 saat arasında değişmektedir. Nem ortalaması %72 olup bütün aylarda birbirine çok yakındır. Ortalama nem aylara göre % 65-75 arasında değişmektedir. (Özan, 1991 : 31)
1.5. BİTKİ ÖRTÜSÜ
Kıyı ile 500-600 m. yükseklik arasında görülen maki, Akdeniz bölgesinin yaz-kış yeşil kalan tipik bitki topluluğudur. Defne, yabani zeytin, keçi boynuzu, mersin, zakkum, kocayemiş, böğürtlen, kuşburnu bu kuşakta doğal olarak yetişmektedir.
Makilerden sonra ormanlar başlar. Meşe 100-1000 m., kızılçam 100-1200 m., karaçam 1500 m., sedir ve ardıç ise 2000 m. yüksekliklerde yetişir. 2500 m.den sonra çalılıklara ve otlaklara rastlanır. Göçerlerin yaşam yerleri buralarıdır.
İçel’de 790753 hektar orman alanı vardır. Merkez ilçe Mersin’in Fındıkpınarı, Demirışık, Gözne; Tarsus’un Gülek; Erdemli’nin Şehna, Mühlü ve Kaplankaya; Silifke’nin Çamdüzü, Gelinsuyu, Alibaba ve Göksu vadisi boyları; Mut’un Karanlıkdere, Gülnar’ın Zeyne, Pembecik ve Mollaömerli; Anamur’un Tekedüzü, Göksu ve Pınarlı yöreleri ilin önemli orman alanlarıdır. İlk çağlarda sedir ağaçlarının oluşturduğu zengin ormanları İlk ve Orta Çağ gemicileri, gemi yapımında kullanarak bitirmişlerdir. (Yalçın, 1992 : 45)
II – TARİH
2.1. TARİHÇE
İçel’in Kalkolitik, İlk Tunç ve Orta Tunç çağlarından beri bir yerleşim yeri olduğu anlaşılmıştır. Yörede Hititler, Asurlar, Fenikeliler, Frikyalılar, Yunanlılar, Selefkoslar, Araplar, Selçuklar, Karaman oğulları ve Osmanlıların kültür birikimi mevcuttur.
I.Ö. 17-22 yy. arasında Hititlerle çağdaş Kizuvatna Krallığı hüküm sürmüş, IÖ 1290-612 yılları arasında Kue Krallığı ve IÖ 546′de Persler yöreye yerleşmişlerdir. IÖ 334 yılında Makedonya Kralı Büyük İskender bölgeyi ele geçirmiş, özellikle Silifke ilçesinde etkinliğini sürdürmüştür. Kral Selefkos Nikador, adını bu ilçeye vererek hükümranlığını IÖ 100 yılına kadar devam ettirmiştir. IÖ 66 yılında Roma İmparatorlarından Pompeus, korsanların işgalindeki Mersin ve çevresini zaptederek Soloi şehrini kendi adına izafeten Pompeipolis olarak değiştirmiştir. Böylece Kilikya ve Selefkoslar ülkesi bir Roma eyaleti olmuş, daha sonra doğu bölgesi Antonius’a verilmiş ve onun yönetiminde Tarsus ile çevresi zenginleşerek bir bilim merkezi olmuştur. MS. 330 yılına kadar bir yükselme devri yaşayan bölge imparator Julyanus döneminde (361-363) putperestliğin resmi din olması ve Hıristiyanlara baskı yapılması nedeniyle büyük karışıklıklar yaşamıştır. İlk Kral arcadius zamanında Kilikya eyaleti üçe bölündü: Silifke, Tarsus ve Anavarza şehirleri merkez seçildi. Bu dönemde Neapolis (Kanlıdivane) şehri kuruldu. Bizans döneminde şehirleşme gelişmiş daha sonra İslam orduları Kıbrıs’ı ve Silifke’yi, Muaviye döneminde de Kilikya’yı ele geçirmişler. Ancak bir süre sonra Bizanslılar bölgeyi egemenlikleri altına almıştır.
Bölgenin 705 yılında İslam Orduları tarafından tekrar ele geçirildiği ve 250 yıl süre ile egemenliklerini sürdürdükleri bilinmektedir. Çok kısa bir süre Selçukluların elinde kalan İçel, 1516 yılında Yavuz Sultan Selim zamanında Osmanlı topraklarına katılmıştır. Ancak Mısırlı Mehmet Ali Paşa ayaklanması sırasında Mersin ve çevresi İbrahim Paşa tarafından ele geçirilmiş, 1839 Kütahya Anlaşması ile Osmanlılar yeniden egemen olmuşlardır.
Osmanlı Devletinin son zamanlarında Içel7de müstakil mutasarrıflık ve Sancak kurulmuş, Sancağın Merkezi Silifke ve bir süre de Ermenek olmuştur.
Önceleri Tarsus İlçesi Gökçeli bucağına bağlı olan Mersin 1850 yılında Bucak Merkezi olmuştur.
1864 yılında Mersin’de Kaza Teşkilatı, 1894 yılında da merkezi Mersin olan ve Mersin ile Tarsus’u içine alan Adana vilayetine bağlı Sancak Teşkilatı kurulmuş, 1915 yılında müstakil mutasarrıflık olmuştur.
I.Dünya Savaşı’ndan sonra 1918 yılında tüm Çukurova’yı işgal eden Fransız ve İngilizler, Kurtuluş Savaşı sonunda Ankara anlaşması ile 3 Ocak 1922′de Mersin’i terk etmişlerdir.
1924 yılında Mersin Vilayeti kurulmuştur. 1933 yılında Merkezi Silifke olan İçel Vilayeti lağvedilerek Silifke, Anamur, Gülnar, Mut ilçeleri Mersin’e bağlanmış ve vilayetin adı İçel olarak değiştirilmiştir.
1954 yılında Erdemli, 1989 yılında Aydıncık, Bozyazı ve Çamlıyayla ilçelerinin kurulmasıyla İçel’in merkezi ilçe Mersini ile birlikte 10 ilçesi vardır. (Çıplak, 1993 : 387)
2.3. ADI NEREDEN GELİYOR
Güney Anadolu’da Toros Dağlarıyla Doğu Akdeniz arasında kalan alana İçel denir. Silifke ilçesi, İçel alanının merkezi kabul edilir. İlk kez 12. Yüzyılda Göksu ırmağının iki yanındaki bölgeye Türkler “İçel” demişlerdir. Buranın, dağlar arasında girilmesi ve görülmesi güç bir yer olduğu için Konya Selçukluları tarafından “IÇ-EL” diye isimlendirilmiştir.
2.4. İÇEL KRONOLOJİSİ
IÖ 6000-5500 Neolitik Dönem
5500-3000 Kalkolitik Dönem
3000-2000 İlk Tunç Çağı
2000-1700 Orta Tunç Çağı
1700-1200 Kızuvatna Krallığı
1200-612 Kue Krallığı
546-333 Persler Dönemi
301-101 Selevkos Dönemi
IÖ 101-IS 395 Roma Dönemi
IS 395-661 Bizans Dönemi
674 Muaviye’nin Içel’de bazı yöreleri ele geçirmesi
685- Yörenin Bizanslılar ile Araplar arasında sık sık el değiştirmesi
960 Bizanslıların yöreye egemen olması
1082 Süleyman Şah’ın Içel yöresini ele geçirmesi
1129 Ermenilerin Tarsus’u ele geçirmesi
1224 Alaaddin Keykubat’ın Içel yöresinin büyük bölümünü ele geçirmesi
1254 Karamanoğullarının Içel yöresinde egemenliği
1357 Silifke’nin Karamanoğulları Beyliğinin eline geçmesi
1473 Gedik Ahmet Paşa’nın Silifke’yi Osmanlı topraklarına katması
1516 Mersin ve Tarsus yöresinin Osmanlı yönetimine katılması
1852 Mısırlı Ibrahim Paşa’nın yöreyi ele geçirmesi
1839 İçel yöresinin yeniden Osmanlı yönetimine katılması
1886 Adana-Mersin demiryolunun hizmete girmesi
17 Aralık 1918 Mersin’in İngiliz ve Fransız birliklerince işgal edilmesi
19 Aralık 1918 Tarsus’un Fransızlar tarafından işgal edilmesi
17 Mart 1920 Fransızlarla ilk silahlı çatışma Başnalar Savaşı
20 Temmuz 1920 Fransızlarla bağlar Savaşı
5 Ağustos 1920 Pozantı Kongresi
20 Aralık 1921 Çukurova’nın işgalciler tarafından boşaltılması için Fransızlarla Ankara Antlaşması
27 Aralık 1921 Tarsus’un kurtuluşu
3 Ocak 1922 Mersin’in kurtuluşu
III – EKONOMİ
İçel, Antik Çağlardan beri özelliğini koruyan limanı, sanayi tesisleri, dış ticareti geliştirmek için Serbest bölgesi, verimli topraklar ve ılıman iklimi, Ortadoğu ve Akdeniz ülkelerinden kara, hava ve deniz bağlantısı ile dış dünyaya açılan bir kapıdır.
İçel’in ekonomisi, turizm, liman ve transit taşımacılık, Serbest Bölge endüstri, ticaret, tarım(tarla ve bahçe tarımı – seracılık), meyvecilik, su ürünleri ve ormancılık, hizmet sektörlerinden oluşmaktadır.
3.1. TARIM
İçel, 1.585.300 hektar araziye sahiptir. Bunun 406.000 hektarı tarım arazisidir. Tarım arazisinin de 272.500 hektarı da kuru, 133.500 hektarı sulu tarım alanıdır. İçel arazi yapısı ile tarımsal çeşitlilik sunan bir özelliğe sahip olup Narenciye (Turunçgil) üretiminde ülke ekonomisine katkıda önemli rol oynamaktadır. Narenciye tarım nüfusunun %38′inin geçici kaynağı ve yaşam tarzıdır. İlimizde yetiştirilen diğer meyveler ise çilek, üzüm, kayısı, elma, şeftalidir. İçel’in simgesi olan muz 183 hektar gibi küçük bir alanda yetiştirilir. Sebzelerden de domates, biber, kabak, salatalık, taze fasulye ve patlıcan yetiştirilir.
Günümüzde sebze ve meyveciliğe yönelik seracılık önem kazanmış olup 57637 hektar alanında üretim yapılmaktadır.
Tarla ürünlerinden en önemlileri, buğday, mısır, fasulye, mercimek, nohut, pamuk, susam, yer fıstığı.
Tarımsal işletmeler, çoğunlukla küçük ve orta boy işletmelerden oluşmaktadır. İlin tarımsal işletme sayısı 100.000 dir. Özellikle tarım arazilerinin amaç dışı kullanımı, köyden kente göçü hızlandırmakta, bu oluşumda, kentte açık işsizliğe neden olmaktadır. (Artan, 1995 : 49)
3.2. HAYVANCILIK
İlimiz, hayvancılık konusunda büyük bir potansiyele sahiptir. Büyükbaş, küçükbaş ve kanatlı hayvan beslenir. Ayrıca ilimizde arıcılık da gelişmiştir.
Son yıllarda uygulanan “teşvikler” ile de ikinci uğraş konusu olan hayvancılıkta ilerlemeler gösterilmiştir. Yerli ırklar yerini verim kalitesi yüksek olan kültür ırklarına bırakmıştır. %20 faizli besicilik kredisi, sun’i tohumlama çalışmaları gelir. Uygulamalar bu sektörün gelişmesi açısından yararlı sonuçlar vermiştir. ( Artan, 1995 : 51)
Anamur/Kızılaliler ve Sarıaliler Kaklık Koruma Alanı.
Mut/Kestel Dağı Yabankeçisi Koruma Alanı.
Göksu Deltası, Akgöl ve Paradeniz Su Kuşları Koruma Alanı
Silifke yöresinin önemli yaban hayatı kaynağı dünyanın en önemli kuş göçü yolu üzerinde bulunan Göksu-Akgöl Paradeniz kuş cennetidir. Türkiye’nin ikinci sulak alanı olan bu bölge, 365 tür kuşun, yerli, mevsimlik kuluçka dönemi veya dinlenme maksadıyla uğrak yaptığı yerdir. Orman Genel Müdürlüğünce Av Koruma Sahası olarak ayrılmış daha sonra Bakanlar Kurulunca “ÖZEL ÇEVRE KORUMA ALANI” ilan edilmiştir.
Taşucu’ndan Deltanın içine kadar araçla girmek mümkündür. Bu kesimden Akgöl ve çevresindeki kuşlar görülmektedir. (Başal, 1993 : 78)
3.3. SANAYİ
İçel, tarım üretiminin kendine yeterli üretim politikası yerine, üretim fazlasını satan bir yol izlemesi sonucunda, tarım-ticaret sektörü birlikte gelişmeye başlamıştır. Tarıma bağlı sermaye birikimi, uzun vadede sanayi sektörünün gelişmesinde etkili olmuş ve bu sektörler sürekli birbirlerine bağımlı ve dayanışma içinde büyümüştür.
8 yıllık süreç içerisinde Mersin’deki sanayi sektörü gelişmesine en ağırlıklı konumu gıda sanayinin oluşturduğu anlaşılmaktadır. Bu sektör içerisinde ihracata yönelik ürünler; hububat, bakliyat ve narenciyedir. Yaş sebze meyve ambalajlaması mevsimlik olmasına rağmen, önemli bir konuma sahiptir.
Son yıllarda bölgede, konfeksiyon alanında büyük gelişim gözlenmektedir. Bölgede ortalama 300-350 konfeksiyon atölyesi faaliyet halindedir. Mersin Ticaret ve Sanayi Odası, bu kuruluşların ihtiyacı olan kalifiye eleman ihtiyacının karşılanması amacıyla, iş garantili konfeksiyon sanayine makinacı yetiştirme kursları düzenleyerek sektörünün gelişimine katkıda bulunmaya çalışmaktadır.
3.4. ORMANCILIK
İçel ili zengin bitki örtüsünün en önemli göstergelerinden biri de deniz seviyesinden 1700-2000 metre yüksekliklere kadar görülen ormanlık alanlardır. Makiler orman zonu ile karışmış durumdadır ve diğer bitki toplulukları için de yaşama ortamı oluşturmaktadırlar. İl de ormanlık sahanın büyüklüğü konusunda farklı ifadelere rastlanmıştır, ancak Mersin Orman Bölge Müdürlüğü’nden alınan bilgilere göre ilde 803.984 hektar orman alanı olduğu ve il topraklarının %52′ye yakın bir oranda orman rejiminde bulunduğu görülmüştür.
3.5. ENERJİ ÜRETİMİ
Türkiye Elektrik İletim A.Ş. tarafından hazırlanan raporların ve haritanın incelenmesi sonucu İl’de elektrik üretimi, iletimi ve tüketimi hakkındaki veriler derlenmiştir. Bu çalışma sonucunda ilde bulunan enerji kaynakları:
• Anamur, Gezende, Zeyne ve Silifke santrallarının TEAŞ hidrolik santralları.
• Lamas-Gökler ve Berdan hidrolik santralları.
3.6. İHRACAT
Karayolu ve deniz yolu ile yapılan ihracatta ağırlık deniz yolundadır. Mersin Limanı ülke genelinde önemli bir yer işgal etmektedir.
İlimizde ihraç edilen ürünler; pamuk, narenciye, domates, kavun, karpuz, bakliyat, sanayi ürünleri, cam ve cam mamulleri, dokuma, giyim sanayi ürünleri.
3.7. İTHALAT
İthal edilen ürünlerin başında akaryakıt gelmektedir. Akaryakıttan başka hayvansal ve bitkisel yağ, kimyevi gübre, hububat, zirai mücadele ilacı, ağaç mamulleri ithal edilmektedir. Mal aksam ve parçaları ile iş makineleri ve mekanik cihazlar ithalatı da önemli bir yer tutmaktadır. Bu dalda en fazla ithalat yapılan ülkeler Almanya, ABD, Japonya ve İngiltere’dir.
3.8. MERSİN LİMANI
Mersin limanında toplam 7 milyon/ton yükün %67’si ihracata yönelik olduğu için yurt ekonomisine önemli bir katkıda bulunmaktadır. Son yıllarda yüklerin daha fazla başka limanlara kaymasından dolayı 8 nolu rıhtımın -14m draflı 270 m uzunluğunda xxxxxxxx ana gemilerini alabilecek kapasiteye çıkarılması için çalışmalar devam etmektedir.
DENİZCİLİK VE TRANSİT TAŞIMACILIK:
Mersin Limanı Transit Taşımacılık ve Serbest Bölge, İçel’in ekonomisinde önemli bir yer tutmaktadır. Karayolları, Türkiye’nin her yerine uzanan demiryolları, Mersin, Taşucu, Anamur deniz sınır kapıları ile yurtiçi, yurtdışı ve Ortadoğu ülkelerine ulaşım olanaklarının bulunduğu İçel, Mersin Serbest Bölgesi ile de uluslar arası ticarette geniş boyutlar tanınmıştır. (Mersin Limanı ve Serbest Bölgesi hakkında geniş bilgiler ayrı bölümlerde verilmiştir.)
IV- KÜLTÜR
4.1. YÖRÜKLER VE TÜRKMENLER
Hayvancılıkla geçinen konar göçer Oğuz Türkleri’ne yörümek (yürümek)ten uyarlanan Yörük adı, köyler kurarak yerleşen veya yarı göçebe durumuna gelen Türkmenlerin yanında, göçebe Türkmenleri için ve onların “Göçer” veya “Yörük” olduğunu ifade etmek için kullanıldı. Oruç Bey Tarihinde Yörükler için göçer Yörükler ve Oğuz tayfası, göçebe Yörük tayfası deyimleri geçer. Fatih ve Kanuni devri kanunnamelerinde bu kelimeye rastlanır. Yörük sözünün göçebe Oğuz Türklerine ifade edişi yalnız Anadolu ve Rumeli için söz konusudur. Öteki Türk ülkelerinde bu kelime bilinmez. Nitekim Kaşkarlı Mahmut, Oğuz göçebelerine “Türkmen” diyordu. Osmanlı belgelerinde, Halep ve Şam Türkmenlerine, Halep ve Şam Yörükleri dendiği de bilinir. Ayrıca Türkiye’ye gelen Bulgar Türklerinden göçebe olanlarına da Yörük denmiştir. Toroslarda Akseki ile Hadim arasında, Türkçe konuşan ve Türk töresine sahip bulunan Kürt Yörükleri vardır. Selçuklular ve Osmanlılar Türk göçebelerini sistemli bir şekilde toprağa yerleştiremeye çalıştılar. Bunun için tımar ve zeamet sisteminden yararlandılar. Orhan Gazi ve Yıldırım Beyazıt devrinde, derbentlerin korunması ve ordunun güvenliği bakımından Rumeli’ye birçok Yörük yerleştirdi. Kıbrıs’a da Yörük gönderildi. Anadolu ve Rumeli’deki Oğuz boy ve oymak adları (Avşar, Bayat, Kayı, Kınık, Bayındır, Çepni, Karkın, Beydili, Yiva, Iğdur, Yüreğir, Dodurga, Yabırlı, Akaevli, Karaevli) bu yerleşmeleri gösterir. Bugün yerleşik hayata geçen Yörükler gittikçe artmaktadır.
Yörükler, kışlakları, yaylaları, güzlükleri ve belirli gidiş yoları olan bir düzen içinde yaşıyorlardı. Yörüklerde, yaylaklar oymakların malıdır. Herkesin hayvanı burada serbestçe otlar. Kışlaklardaki ve yaylaklardaki evler ve çevrelerindeki küçük bahçeler ile hayvanlar kişilerin malıdır. Bu çadır ve bahçeye yurt yeri denir. Hayvanların karışmasını önlemek üzere vurulan damgalara döküm, dövme, döğme denir. Göktürk yazıtları arasındaki Tonyukuk kitabesinde bu damgadan Töyün olarak söz edilir. Bir işaret de hayvanın kulağının çentilmesidir. Buna Yörükler “En” derler. Yörüklerde eskiden mirasın örfi hukuka göre paylaşıldığı anlaşılıyor. Koyun, keçi, sığır, deve, at besleyen Yörükler, yaylak ve kışlaklarında buğday, arpa, mısır ve bazı sebzeler yetiştirirler. Süt mamulleri ve et esas gıdalarıdır. Giyim ve ev eşyalarını kendileri dokurlar, fakat kapalı bir ekonomi içinde değildirler. Köy ve kasabalardaki pazara iner, ürünlerini satarak kendi ihtiyaçlarını satın alırlar. Yaylaklara gelen celeplere hayvanlarını satarlar. Bazı oymaklar, yayla yakınında mandıra kuran peynircilere süt satarlar.
Osmanlılar devrinde de aynı şekilde yaşarlar ve develeriyle şehirler arasında yük taşırlardı. İstanbul gibi büyük şehirlere buğday vb. tüketim maddelerini devleriyle Yörükler çekerdi. Yörük kadınları evin bütün işleriyle su getirme, odun bulma, hayvanları sağma; erkekler ise gece yaylıma çıkarılan koyunlar ve develeri gütmekle uğraşırlar. Keçi besleyen Yörükler keçe çadırı bırakarak kıldan yapılmış kara çadıra geçmişlerdir. Köylere geçince mutaflığı, çulculuğa, halıcılığa devam eden Yörükler çoktur. Kubbe şeklindeki çadırın ağaç kısımlarını (derim) yapan oymaklara “Evciler” denirdi. Yörüklerde sınıf ve tabaka ayrımı belli değildir. Eskiden Yörükler arasında torunlar adı verilen soylular olduğu söylenir. Yörüklerde aile, erkek egemenliğine dayanır. Yörüklerde esas evlilik şekli tek evliliktir. Genellikle evlenen çocuklar babalarıyla birlikte yaşar ve bu yüzden büyük aileler meydana getirirler. Yörükler, amca kızı, dayı kızı gibi yakın akrabayla da evlenirler.
Yaylak ve kışlaklarda bir soyun yaşadığı alana Oba denirdi. Bu terim zamanla kaybolmuş ve yerini mahalle kelimesi almıştır. Bir veya iki oba halkına oymak denir. Osmanlı devrinde oymakların başında birer Kethüda vardı. Yörükler buna Kahya derler. Birkaç oymağın birleşmesinden maydana gelen topluluklara Boy adı verilir ve başlarındaki beylere Boybeyi denir. Bunlara ve daha büyüklerine Yörük Başbuğu da denir. Birkaç boyun birleşmesinden Ulus meydana gelir. Osmanlılar devrinde, Boz Ulus ve Kara Ulus vardı. Bunların başlarına Ulus Beyi denirdi.
Yörükler genellikle Sünni Müslümanlardır. Alevi olanları da vardır. Yörükler arı ve duru bir Türkçe konuşurlar. Zengin bir folklörleri vardır.
Eskiden Yörük göçleri baharda yapılırdı. Göçten önce hazırlıklar yapılırdı. Oymak ve boy başkanları ne gün göçüleceğini bildirirdi. Bütün eşyalar devlere yüklenir, üzerlerine kilim atılır, develerin alnına süsler, küçük ve büyük aynalar takılırdı. Kervanın başına en yeni elbiselerini giymiş gelin, elinde kirmanı, yün eğirerek giderdi. Çevrede ata binmiş genç erkekler silah atarak yaylar yollarını geçerdi. Konak yerlerinde kışlak ve yaylaklarda herkesin yeri (Orun) eski Türk töresine göre olurdu. (Öz, 1988 : 32)
Yörük Çadırı (Kara Çadır)
Binlerce yıldan bu yana bölgede üretilen ve antik yazarların “Cillicium” (Kilimin kaynağı olabilir.) olarak adlandırdıkları “Kara Çadırlar” yaşamlarını hayvancılıkla sürdüren, yazın serin yaylalara, kış mevsiminde ise ılık ovalara göç eden eski konar-göçer Türklerin barınağı olmuştur. Keçi kılından kaba olarak dokunulan kara çadırın; sıcağı, soğuğu ve suyu izole edebilmesi, istenilen yere kolayca taşınabilmesi nedeniyle çok kullanışlıdır. 1,2,3,4,5,7 direkle kurulur. Oymak başının, aşiret başkanının çadırı en çok direği bulunan çadırdır. Çadırın içi yatılacak, oturulacak, yemek yenilecek bölümler olarak düzenlenmiştir. Düğünlerde gelin ve güvey için beyaz çadır kurulurdu. Çadır kelimesi, Türkçe “Çat” kökünden gelir.
4.2. İçel Yöresi Halk Oyunları
İçel yöresinde oyunlar, Silifke yöresi ve Çukurova yöresi olarak iki bölümde incelenir.
Silifke Yöresi Oyunları
Silifke, Mut, Anamur ve Gülnar ilçelerinde oynanır ve kendi aralarında ikiye ayrılır.
Silifke Oyunları: Hareketlerindeki kıvraklık, müziğindeki canlılık nedeniyle görsel, işitsel ve duygusal özellik taşır. İlçelere göre oyuncuların giysileri, müziğin sözleri değişiklik gösterir. Çalgı olarak davul, keman, klarnet kullanılmaktadır. Önemli oyunlar; Silifke zeybeği, portakal zeybeği, yayla yolları, keklik, Silifke’nin yoğurdu, Anamur yolları, tanışman, kullar olam, çay zeybeği, tıbıllı, sallamadır. Bu oyunlar genellikle kaşı kullanılarak dört erkek, dört kızla oynanır.
Kırtıl Köyü (Tahtacı Oyunları): Daha çok Silifke’nin Kırtıl köyünde oynandığı için bu ad verilmiştir. Her ilçede Tahtacılar tarafından çalınıp oynanır. Hareketleri ve müziği ilçelere göre değişiklik gösterir. En önemlileri mengi, samalı, keklik mengesidir.
Çukurova Yöresi Oyunları
Bölgesel olmayan bu oyunlar, diğer illerin folkloruyla yakından ilgilidir. Çevrede oynanan halaylar, horlar ve halebi oyunları bu bölümün içine girer. İlde en çok Mersin, Tarsus, Erdemli’de oynanır. Belirgin bir kıyafet düzeni yoktur. Çiçekdağı, şirvani, korki, acem (gelin alma), üçayak, Toros halayı, Tarsus halayı Çukurova yöresi oyunlarının çeşitlerindendir. Bu oyunlar davul zurna eşliğinde oynanır. (Öz, 1988 : 34)
4.3. Giyim Kuşam
Yörenin giyim kuşamında, öteden beri değişik etkiler görülmüştür. Ekonomik durumdan, etnik ayrılıklardan, doğa koşullarından kaynaklananlar bunların başında gelir. Yörüklerin önemli bir bölümü yerleşik yaşama geçmişse de, yaşamın her alanında ve giyim kuşamda geleneksel özelliklerini büyük ölçüde korumaktadırlar.
İçel’in köylerinde kadınlar, özellikle yaz mevsiminde şalvar ve üzerine uzun kollu yakasız renkli bluz giyerler. Başlarına da tülbent denilen beyaz örtü veya renkli boncuklarla işlenmiş yağlık bağlarlar. Erkekler ise ceket ve kasket kullanılır. Kışın yaşlı kadın ve erkekler boyunlarına çalma denilen geniş ve uzun boyunbağı bağlarlar.
Yörük kadınları üç etek adı verilen elbiseler giyerler. Altına da göz alıcı renklerden yapılmış şalvar çekerler, bluz yerine ceket kullanırlar. Başlarına renkli poşu bağlarlar. Yörük giysilerinin hemen tümü dokumalardan yapılmaktadır. Yazlık giysiler, ince ve boyanmamış ipliklerden dokunur. Kışlıklar dokunduktan sonra sıklaşması için suda çiğnenir. Buna depme denir. Sonra karaya boyanır. Giysiler parçalar katlanarak değil de, üst üste getirilerek dikilir. Kadın başlıklarında kalın dokuma poşular egemendir. Kimileri poşunun altına, alnı kapatacak biçimde, kimileri de üstüne yağlık bağlarlar. Ak, mavi ya da sarı, uzunlamasına çizgili gömlek giyilir. Yaz mevsiminde erkekler pantolon veya şalvar üzerine gömlek giyerler. Dağ köylerinde bu gömlekler üzerine yün kazaklar giyilir. Buralarda el dokumacılığı gelişmiştir. Pamuklu düz ve çizgili bezleri dokuyup, kendilerine giysi dikerler. Ayakkabı olarak çarık ve yemeni giyilmez olmuştur. Kentleşme hareketi modern kıyafetin en uzak köylere kadar girmesini kolaylaştırmıştır. Günümüzde erkeklerin pantolon, ceket giymeleri, başı açık bulunmaları bölgenin alışılmış kıyafeti olmuştur. Kadınlar şalvar yerine entari, ceket yerine manto kullanmaya başlamışlardır. (Develi, 1991 : 246)

4.4. El Sanatları
İçel yöresinde iğne oyası ve kilim dokumacılığı yaygındır.
Erdemli’de dağ köylerinde göçebe olan Türkmenlerin (Yörük) yaşama biçimini yansıtan motiflerle dokunan kıl heybe, çuval ve kilimler üretilmektedir.
Silifke’de halk eğitim merkezinin açtığı kurslarda makrome, tül-bez, seramik çiçekler; Say Mahallesi’nde sıcak döğme, demir araç ve gereçler, ayrıca evlerde nakış, piko, trikotaj işleri; Akdere ve Işıklı köylerinde sepet, bıçak, çatak, bıçak ve kavak; Kırobası, Sarıyadın, Karadedeli, Hasanaliler köylerinde çul, çuval vb. dokumalar yapılmaktadır.
Gülnar’da Kazanlı ve Saray Mahalleleri’nde bölgeye özgü halılar kilimler dokunmaktadır.
Mut’da kilim dokumacılığı çok yaygındır. Kıldan dokunan bu kilimler geometrik ve bitki motifli olup, renk uyumları çok güzeldir. Bu kilimler desenlerine göre değişik adlar alırlar: “Mor Ayak”, “Yürek sütü” gibi. Dağ köylerinde koyun ve keçisini otlatan çoban boş zamanlarını ya kaval çalarak ya da ağaçtan yaptığı tek mil ile çorap örerek, ip eğirerek geçirir. Özellikle Hacıahmetli köyünde dokunan kıl heybe, kilim ve çullar; renk, desen ve dokunuş bakımından yörenin bütün özelliklerini taşır. Mut’un yakın köylerinde genç kız ve kadınların işledikleri beyaz danteller de çok ünlüdür.
Bozyazı’da boncuktan çanta, kolye, bilezik, su kabağından biblolar, abajurlar yapılmaktadır.
Anamur’da Bozdoğan, Güleç, Karalarbahşiş köylerinde koyun yününden bölgeye özgü desenlerle karakteristik “Ala Kilim” ve seccade dokunmaktadır.
Tarsus’da Halk Eğitim Merkezi ve Kız Meslek Lisesi öncülüğünde kamıştan biblo, buğday sapından tablo ve benzeri eşyalar yapılmaktadır.
Çamlıyayla’da, Sebil’de yapılan iğne oyaları yörenin en özgün etnoğrafik eserleridir. Biçimlerine göre bu iğne oyaları “Kızlar Coşturanı”, “Mindilli”, “Adalya”, “Menekşe”, “Sevda Çiçeği”, “Kayıklı”, “Karpuz Çiçeği”, “Berber Aynası”, “Elma Çiçeği”, “Gül Domuru” gibi adlarla anılmaktadır. (Dulkadir, 1985 : 79)
4.5. Evlenme, Düğün
Düğünler oğlan tarafının ekonomik durumuna göre çoğunlukla gösterişli bir biçimde ve bayram havası içinde yapılmaktadır. Bölgede “Başlık Alma” geleneği yoktur. Köylerde delikanlı, kızı görücü göndererek ister. Kız evi vermezse ve kızın evlenmeye gönlü varsa oğlan tarafından kaçırılır.
Görücüler, oğlanın anası, kız kardeşi ve diğer akrabaları yaşlı, hatırı sayılır kadınlardan seçilir. Kız verildikten sonra akrabalar, komşular çağrılır ve şerbet ikram edilir. Nişanda nişan yüzüğünden başka gelin kıza çeşitli altınlar takılır. Düğünden önce oğlan evi tarafından kızın annesine, babasına, kız kardeşlerine ve diğer akrabalıdan giyecek türünden hediyeler gönderilir. Kız evi de oğlana, annesine, babasına ve akrabalarına yanı tür hediyelerle karşılık verir.
Köy düğünleri genellikle üç gün sürer. Geceli gündüzlü davul zurna eşliğinde şenlikler yapılır. Düğün sevincini bütün köy yaşar. Bu tür düğün törenleri şehir merkezinde tümüyle kalkmıştır. Açık alanlar veya kapalı salonlarda yapılan bir akşamlık eğlenceler ile düğün yapılır. Bölgede resmi nikah olmadan kız verilmemektedir. Dini nikah resmi nikahtan sonra yapılır. (Alptekin, 1989 : 32)
4.6. Yöre Mutfağı
İçel yöresinin kendine özgü, lezzetli yemekleri vardır. Yemeklerde bulgur ayrı bir önem taşır. İçli köfte, çiğ köfte, yeşil mercimekli köfte, topalak, batırık, kısır yemeklerinin temel maddesi bulgurdur. Et ve sebze yemekleri çok çeşitli ve lezzetlidir. Sebze yemeği olarak ekilen sebzelerin yanında kendiliğinden yetişen ebegümeci, kuzukulağı, ısırgan, gövelez, kenger, mantar, gırnaz, sirken, hindiba, semizotu gibi otlardan değişik yemekler yapılır. Ayrıca boş dolması, sürtme makarna, övelemeç, bumbar dolması, soğan bastı, keşkek, kulak çorbası, börülce çorbası, döğme pilavı da önemli yöre yemeklerindendir.
İçel mutfağının temel özelliği bol baharatlı yemekleri ve tatlılarıdır. En önemli tatlıları cezerye, paluza, samsıra, bandırma, tak tak helvası, künefe, kerebiç, pekmez ve yoğurt helvasıdır.
Bölgeye özgü lagos balığı, şiş, tava, ızgara olarak İçel mutfağında ayrı bir önem taşır. Son yıllarda bölgeye özgü tantuni ile ciğer kebabı, şiş kebabı, lahmacun ve Adana kebabı bütün lokantaların vazgeçilmez yemeklerinden olmuştur.
Sac üstünde yapılan börek, sıkma ve mantı, yöre mutfağının vazgeçilmez yemekleridir (Öz, 1988 : 59)
V. TURİZM
Coğrafi konumu ve çok eski dönemlere kadar uzanan geçmişi ile önemli bir yerleşim yeri olması İçel’e turizm açısından çok önemli avantajlar sağlamaktadır. Bu coğrafi konumu, tarih ve kültür biriminin sağladığı avantajlar İçel’in turizm potansiyelinin oluşumunda en belirgin etkendir.
32 km.lik kıyı bandında yer alan çok sayıda tarihi, arkeolojik ve doğal sit alanları arasında özellikle Mersin merkezine ilk yerleşim yerlerinden olan Yumuktepe ve Soli harabeleri; Anamur’da Anamuryum harabeleri ve Mamure Kalesi; Aydıncık’ta Dört Ayaklı Anıt Mezar; Bozyazı’da Arsione, Nagidos ve Softa Kalesi; Edemli’de Kanlıdivane harabeleri, Ayaş, Korikos, Adamkaya Kabartmaları; Gülnar’da Meydancık Kale; Mut’ta Alahan Manastırı; Silifke’de Cennet – Cehennem, Silifke Kalesi, Tekir Anbarı, Jüpiter Tapınağı, Aya Tekla, Holmi Öreni, Silifke Afrodisyası, Uzuncaburç, Olba; Tarsusta Kleopatra Kapısı, Gözlükule höyüğü, Aziz St. Paul Kuyusu, Donuktaş, Roma Yolu en önemlileridir.
Bütün bu arkeolojik tarihi serlerin yanında binlerce yıllık bir yerleşim bölgesi olmasının sonucu olarak ortaya çıkan kültürel ve folklor değerler arasında el sanatları, Yörük örf ve adetleri, mutfağı, halkoyunları, türküleri, ezgileri ile İçel’in çok farklı ve renkli bir görünüm vermektedir. Özellikle eski İçel adı verilen Taşeli yöresinde yöreye özgü tipik folklor özellikleri bulmak mümkündür. Halkoyunları, türküleri, mutfağı, gelenek görenekleri, el sanatları ile bu bölge turizm açısından çok önemli konumdadır.
Ayrıca alternatif turizm imkanı sunabilecek diğer doğal kaynaklar ise yaylalar, trekkıng ve kış sporu için Bolkar dağları, yat turizmi için doğal koylar ve sağlık turizmi için şifalı su kaynaklarıdır.
Bütün bu özellikleri ile turizm açısından önemli bir potansiyel oluşturan İçel’de 1988 yılından itibaren Turizm Bakanlığınca planlama çalışmaları başlatılmıştır. Bu çalışmaların en önemlisi Erdemli-Limonlu’dan başlayarak Antalya il sınırına kadar uzanan Batı İçel Kıyı Kesimi Nazım mar Planı olup bu planlamada 193.380 hektar alan turizme ayrılmıştır. Bu alan içinde 50.000 yatak oluşturulması plânlanmıştır. Ayrıca Melleç, Ortaburun, Ovacık ve Kargıcak turizm merkezlerinde toplam 29.500 yatak öngörülmüştür. Bu plan çalışmalarının dışında daha önce ilan edilen 1 nolu turizm merkezi ile Erdemli – Mersin turizm alanı 1993 yılında iptal edilmiştir. Mersin – Adana kıyı kesiminde kalan Doğu Akdeniz Bölgesi turizm açısından önemli bir potansiyel olarak görünmektedir. Yeni Köyden başlayarak Adana – Seyhan Nehrine kadar ulaşan yaklaşık yer yer 2-3 km. derinliğinde kumsal ve ormanlık alanın Bakanlar Kurulu Kararı ile Turizm Merkezi olarak 23.9.1997 tarihinde ilan edilmiştir. Bu alanın turizme açılması yöre turizmine büyük canlılık getirecektir.
Ancak kentimizde bir havaalanının olmayışı, yukarıda belirtilen zengin turizm potansiyeline rağmen, bölgemiz henüz kitle turizmine açılamamış ve tarım, sanayi, ticaret sektörlerinde gelişme göstermiştir. Bu sektörlerdeki gelişmeler turizm sektörünü de etkilemiş ve böylece Bölgemiz, “İş Turizmi” yönüyle 1970 yıllarının sonunda önem kazanmıştır. Daha sonra 1980 yılında Mersin Limanı’nın Orta Doğuda taşıdığı fonksiyonun artması, aynı yıllarda Türkiye’deki transit karayolu taşımacılığının Bölgemizde yaygınlaşması 1988 yılında Mersin Serbest Bölgesinin faaliyete başlaması ile de belirgin bir artış göstermiştir.
İçel’de Turizm Yatırım Belgeli ve Turizm işletmesi Belgeli çok sayısal tesis ve işletme bulunmaktadır. Turizm Yatır Belgeli 42 tesiste 4825 yatak vardır. Önümüzdeki yıllarda devreye girecek 24 tesiste 3133 yatak eklenecektir. Özetle 2 yıl içinde İçel yaklaşık 8000 yatağa sahip olacaktır.
İçel’de 9 adet yeme-içme tesisi mevcuttur. İlimizin tanıtımı ve pazarlamasında önemli işlevi olan 21 adet işletme belgele Seyahat Acentası bulunmaktadır.
Turizm Bakanlığı’ndan belge almamış ancak, özellikle iç turizme hizmet veren çok saygıda konaklama ve yeme-içme tesisleri de (otel, motel, pansiyon, kamping, lokanta vb.) mevcut olup bunlar yaklaşık 19.000 yatak kapasitesine sahiptir. Ayrıca 210 km.lik kumsalda 65 adet doğal ve düzenlenmiş plajlar vardır.
1996 yılında Turizm İşletmesi Belgesine sahip tesislerde geceleme sayısı toplam 312.900 olup bunun 67.400 yabancı gecelemedir. Aynı yıl doluluk oranları ortalama %41 olarak gerçekleşmiştir.
1996 yılı içinde İçel’de bulunan ören yerleri ve müzeleri 280.000 kişi ziyaret etmiş ve toplam 7.500.000.000 Tl gelir sağlanmıştır. Ayrıca deniz sınır kapılarında (Mersin, Taşucu, Anamur) aynı yıl içinde yerli-yabancı yaklaşık 200.000 kişi giriş-çıkış yapmıştır. Bölgemizi ziyaret eden yabancı turistler 1997 yılı verilerine göre sırasıyla şöyledir: Almanya, İsrail, Fransa, İngiltere, Bağımsız Devletler Topluluğu, Suriye,Ürdün, Lübnan ve KKTC kökenli olup ortalama kalış süreleri 5 gündür. Ayrıca son 2 yıldan beri Hollanda ve Belçika karavancılar 50′şer gruplar halinde ilimizde 3 gün kaldıktan sonra Doğu Anadolu’ya geçmektedirler. (Anonim, 1994 : 152)
5.1. KÜLTÜR TURİZMİ
GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE İLİN KÜLTÜREL ÖZELLİKLERİ
Yumuktepe kazılarını başlatan Prof. Garstang Mersin’i dünya tarihi içindeki yerini yeniden yazdı. Yumuktepe ve Gözlükule höyüklerine yapılan kazılarda yöre tarihini aydınlatan pek çok eser ortaya çıkmıştır. Özellikle Yumuktepe’de 1993 yılında yeniden başlayan kazılarda Neolitik çağdan bu yana 8000 yıllık kesintisiz, Osmanlı Dönemine kadar yerleşim olması insanlık tarihi açısından eşsiz bir olgudur.
Bölgemiz coğrafyası bakımından, bir yandan Doğu Uygarlık ile Suriye ve Mezopotamya ile ilişkiler içinde görülür. Batıdan gelen kültürel baskılar deniz yolu ile gelen Girit, Yunan ve Roma Uygarlıklarıdır. Yine deniz yolu ile Kilikya’nın Mısır ve özellikle komşu kapısı sayılan Kıbrıs ile kültürel alış-veriş sürdürülmüştür. Bölgemizin dağlık kısımlarında “kale kentler” yer alır. Planlı ve geniş yerleşimleri ancak M.Ö. 3. Yüzyıldan itibarın görülmeye başlar. Bu kentlerin en tanınmışları Anamurium Kalenderis, Korykos, Elaiuasa Sebaste ve Pompeipolis’tir.
Yapı tarzlarına gelince öncelikle inançların şekillendiği özellikle üstü açık tapınaklar bölgemizde oldukça sık görülür. Meydancıkkale’de basamaklı açıkhava tapınağı tek örnek olarak verilse de, Uzuncaburç, Silifke, Konya ve Ayaştaki Zeus Tapınakları ve açıkhava tapınaklarıdır.
Türkiye genelinde, geçmişten günümüze Anadolu evi tanımı yapılırken Kilikya Bölgesi içinde bulunan Tarih Öncesi’nden, Roma Dönemi’ne uzanan örnekleri kapsaması ile ilgi çekicidir. Toros sıradağlarıyla çevrelenmiş olan Kilikya düzlüğü, Anadolu’ya sırtını dönerek güneydoğu yönünden Kuzey Suriye ve Mezopotamya’ya açılırken, güneybatı yönünden de kıyı boyunca Kıbrıs, Girit ve Ege adalarına ulaşan bağlantılar içindedir. Bir yandan iki büyük kara arasında köprü, öte yandan Akdeniz ortasında ulaşım yolu durumunda da olmak gibi iki öğeye, Filistin ve Suriye’yi içine alan Mısır, Ege ve Girit gibi üç büyük uygarlığın etki alanında Anadolu’nun toplumsal tarihini saptayan üçüncü bir öğe eklenmektedir.
Eski Anadolu mimarlığı, Helenistik ve Roma Dönemi kent ve ev anlayışından pek fazla etkilenmeyerek Bizans’a Anadolu Selçukluların belli ölçülerde Osmanlılara ulaşarak Türklerin mimarcılık ve şehircilik anlayışıyla bütünleşmiştir. Likya’da moloz taştan iki katlı evler gözlenirken, Kilikya’da Silifke çevresinde ve dağlarda Bizans Dönemi’ne ait pek çok ev kalıntılarına rastlanır. Taşucu yakınındaki bir yerleşimde düzensiz, planlı, üst katına dıştan çıkan merdivenli, mazgal pencereli, yalnız üst katlarında güneye açılan pencereleri olan evler vardır. Kesme taştın düzenli planlanmış evler ise, Gökkale, Karabaklı, Devli’de görülür. Silifke’nin doğusundaki kıyıdaki Akkale, cephesi denize bakan, içinde tonozlu büyük salonlar olan iki belki de üç katlı bir yapıdır. Deniz tarafına açılan çok yüksek tonozlu giriş holleri bunun kale olamayacağını gösterir. Yukarı katla bağlantılı geniş çaplı bir helozonlu merdiven veya rampayla sağlanmıştır. Bu büyük bina, büyük bir olasılıkla Roma Çağı’nda Kapadokya Kralı Archelaos’un yaptırdığı sarayı olmalıdır. Bizans Dönemi’nde de kullanılmıştır. Görülüyor ki bölgemizdeki yer alan ören yerlerindeki yapılar özellikleriyle de kendine özgü bir uygarlığın günümüze ulaşmış son özellikleridir.
Mersin tarihini incelediğimizde Türkiye’deki ilk planlı kentle karşılaştığımızı görürüz. Daha 1920′de Paris’te çizilen “ızgara planlı” yerleşim ne yazık ki daha sonra yozlaşıp, çarpık çarpık yerleşmeye örnek hale getirilmiştir. ( Yalın, 1990 : 84)
5.2. SAĞLIK TURİZMİ
İçel şifalı su kaynakları bakımından zengin bir il olmasına karşın, buralarda tesis ve konaklama imkanı azdır.
Mersin Güneysu-Güneyyolu İçmesi: Eski Gözne yolu üzerinde ve 12 km. uzaklıktadır. 3 çeşmeden akan 380 sıcaklığındaki su, müshil etkilidir.
Tarsus Akçakoca İçmesi: Tarsus’un 10 km. kuzeyinden çıkan 160 sıcaklığındaki su, müshil etkilidir.
Tarsus Keşbükü İçmesi: Ulaş köyü Kesbükü mevkiindeki içme, Tarsus’a 20 km. uzaklıktadır. Çam ormanı içinde kaynayan suyun sıcaklığı 160 olup, acı ve iyotludur. Mide ve bağırsak hastalıklarına iyi gelmektedir.
Silifke Saparca Ilıcası: Silifke’ye 27 km., Mut yoluna 1 km. uzaklıkta Göksu ırmağı kıyısındadır. Granit kayalar arasından çıkan su 370 sıcaklıktadır ve romatizma, mide, deri hastalıklarına iyi gelmektedir.
Mut Hocantı Kaplıcası: Mut’un 15 km. batısındaki Hocantı köyünün 1 km. güneyindedir. Deniz seviyesinin 360 m. üzerinde iki noktadan çıkmakta olan su, deri hastalıklarına ve romatizmaya iyi gelmektedir.
5.3. İNANÇ TURİZMİ
Havarilerden St. Paul’un Tarsus’taki evi ve kuyusu Vatikan tarafından hac yeri ilan edilmiş, St Paul Anıt Müze’si (St. Paul Kilisesi)nin restorasyonuna ise yakında başlanacaktır. Ayrıca Tarsus Eshab-ı Kehf Mağarası, Müslüman ve Hıristiyan alemince ve Silifke Meryemlikte yer alan erken Hıristiyan devrinde hac yeri olarak kabul edilen Azize Ayatekla önemli dini ziyaret merkezleridir. “Hıristiyanlığın kuruluşunun 2000 yılı” etkinlikleri İçel’de Din Turizmini etkileyecektir.
5.4. YAT TURİZM
İçel’de henüz işletme belgesine sahip bir yat limanı bulunmamaktadır. Son yapılan Uluslar arası oteller zincirinin Mersin’de kurulan halkaları ile birlikte Uluslar arası standartlara uygun Yat limanı projeleri uygulamaya konularak “Yat Turizmi”nin Doğu Akdeniz’e kaydırılmasına çalışılmaktadır. Bu nedenle 1994 yılında ihale edilmiş olan 500 yat kapasiteli Mersin Ana Yat Limanı inşaatı sürmektedir. 1140 m. uzunlukta ana, 265m. tali mendirek, 2780 m. yat yanaşma rıhtımı ve diğer altyapı tesislerini içeren Ana yat Limanı’nın %22’si tamamlanmıştır. Ayrıca 250 yat kapasiteli Erdemli/Kumkuyu Yat Limanı ile Bozyazı/Yoğunduvar ve Hacıishaklı balıkçı Barınakları inşaatları da devam etmektedir.
Halen Mersin/Çamlıbel mevkiinde faaliyet gösteren Yat Baseni ise 300-350 yat kapasiteli olup yatlara içme suyu, 220 Volt 16 Amp. Elektrik ve 20 saat temizlik ve güvenlik hizmetleri vermektedir.
“Yat Turizmi”ni Doğu Akdeniz’e kaydırılmasına öncülük etmek amacıyla sekiz yıldan beri geleneksel olarak düzenlenen Doğu Akdeniz yat rallisi önceleri Antalya / Kemer – Alanya Bozyazı Mağosa etabına son iki yıldan beri Silifke Taşucu limanı ile Mersin yat baseni güzergah olarak alınmıştır.
Doğu Akdeniz Yat Rallisinde İstanbul/Ataköy Marina’dan start alan yatlar, Mersin Yat Baseni’nden sonra bir grup yatlar Antakya / Çevrik, Lattakin (Suriye), Jounieh (Lübnan), Port said (Mısır), diğer bir grup yatlar ise Magosa, haifa (İsrail), Herzelia Aschkelon, Jerusalam, Port said’e uğrayıp Süveyş Kanalı’ndaki İsmail Gölü’nde bu yarışmaya son verirler.
Ayrıca yat Baseninde Mavi Tur, günlük tur ve mehtap turları yapılmaktadır. Her akşam 21.30 başlayan 23.30′da sona eren canlı müzik eşliğinde Mehtap Turları yapılmakta olup bu tur esnasında Akdeniz’in nefis balıklarından yiyebilir, içkinizi yudumlayabilirsiniz.
5.5. YAYLA TURİZMİ
İçel’de yaz aylarında sıcaklık 35-45 derece, nem oranı ise kıyı kesiminde %80-95 arasında değişmektedir. Bu sıcaklıkta ve nem özellikle Haziran-Temmuz-Ağustos, hatta Eylül aylarında kıyı kesiminde yaşamayı güçleştirmektedir. Hep deniz kıyılarının kalabalıklığı, deniz kirliliği tatil yörelerimizdeki gürültü ve betonlaşma insanları itip doğa ile iç içe bir yaşam olan yayla turizmini cazipleştirmektedir. Bu nedenle yaz aylarında insanlar Toros’lardaki çeşitli yaylalara göç etmektedir.
Tarsus’ta Gülek, Namrun (Çamlı Yayla) ve Sebil; Mersin’de Gözne, Ayvagediği, Kızılbağ, Soğucak, Fındıkpınarı, Mihrican, Erdemli’de Sorgun, Güzeloluk, Küçük fındık; Silifke’de Balandız, Gökbelen, Kırobası; Gülnar’da Bardat, Tersakan ve Kozağaç yaylaları ildeki nüfusun büyük bir bölümünü yaz sıcaklığından kurtarır.
5.6. AV TURİZMİ
İlimizdeki Yaban Hayatı Koruma Sahalarında yalnız Çamlı Yayla/Cocak-Cehennemderesi Dağ Keçisi Koruma Sahası av turizmine açılmıştır.
Burada 1 Ağustos 1997-31 Aralık 1997 ve 1 Mart 1998-31 Mart 1998 tarihleri arasında dağ keçisi avı yapılmaktadır.
Avlanma zamanına göre diğer av hayvanlarının avlanması:
1. Her zaman vurulabilen hayvanlar: Yaban domuzu, kurt, çakal.
2. Belirli zamanlarda avlanabilen hayvanlar: Keklik, tavşan, bıldırcın (1 Kasım -28 Aralık). Ördek, kaz, çulluk 81Kasım-28 Şubat).
İlimizdeki avcılık kulübü, faaliyetini Mesudiye mahallesi 44 sk. Özhan işhanı (Devlet hastahanesi karışsı), kat 4. Mersin adresinde sürdürmektedir. Tlf: 336 6967.
5.7. DAĞ TURİZMİ
Mersin ve çevresinde kış turizmi ve kış sporlarına uygun yer olarak Bolkar Dağı belirlenmiştir. Orta Toros Dağlarının bir bölümünü oluşturan Bolkar Dağı, Niğde ve İçel arasında yer alır. Bolkar Dağının en yüksek noktası 3524 m. yüksekliği ile Medetsiz doruğudur. Yaz mevsiminde yer yer karlarla kaplı bulunan dağlar, arızalı bir topografyaya sahiptir. Genellikle kalker kayalardan meydana gelen bu kıvrım sıradağları, İç Anadolu karasal iklim kuşağı ile Akdeniz iklim kuşağı arasında sınır teşkil eder. Bu nedenle değişik türden orman örtülerine, dağ çayırlarına ve değişik bitki topluluklarına sahiptir. Bolkar Dağının ne yüksek tepesi olan Medetsiz tepesi ve çevresine ulaşmak için en uygun yer Adana-Ankara (E5) karayolunun Ulukışla, Çiftehan, Pozantı, Gülek kesimleridir. Çiftehan Medetsiz doruğunun kuzeyinde, Gülek ise güneyindedir. Medetsiz doruğuna gezi ve tırmanış yapacak dağcılar Çiftkehan üzerinden Maden köyüne; Gülek-Çamalanı üzerinden Elmapınarına araba ile ulaşarak bu noktalardan tırmanış başlatabilirler. Her dağcı gezi ve tırmanış programına göre çıkış yolunu seçer.
Bolkar Dağı’nın kuzey yamaçları, kayak yapmaya uygun olduğu gibi yüksek zirvelerine tırmanışlar için kulvarları bulunmaktadır. Bu zirvelerde buz tutar, yazın ise etrafı çiçeklerle donan Keva ve Çinili göl (2500) güzel doğa manzaralarıdır.
Pozantı’dan doğuya doğru 50 km. uzaklıkta Aladağlar (Çamardı) grubuna ulaşılır. Demirkazık, Alaca, Güveller ve Cebel Gölü 3700 m., zirveler ise dağcılık için birer cennettir.
Bolkar Dağı’nın üzerinde yapılacak gezi ve tırmanışlar için en uygun zaman 15 Mayıs-15Ağustos tarihleri arasındadır. 15 Ağustos’dan sonra dağlar kuraklaşır ve doğanın güzel görünümü bozulur.
İçel il sınırının Gülek Boğazı kesiminden Anamur yaylalarına kadar uzanan dağlık yörede bahar ayları ile başlayan uyanış bu dağlarda 3-4 ay canlı renkli ve çeşitli bir bitki örtüsü güzelliği ile dolar. Bu büyüleyici güzellikler ne yazık ki fazla ziyaretçi bulunamaz. Hala keşfedilmeyi beklen bu dağlarda son zamanlarda amatör sporcu grupları zevkli gezi ve tırmanışlara başlamışlardır.
5.8. GENÇLİK TURİZMİ
İçel, Gençlik Turizmi bakımından yoğun potansiyele sahip olun ancak gençlere hitap edecek tesisler yeterli değildir.
Gençlik ve Spor İl Müdürlüğü’ne bağlı Mersin-Silifke yolunun 65 km. de Akkum mevkiinde Akkum Gençlik Kampı bulunmaktadır. Gençlik ve İzcilik kampı olarak faaliyette bulunan bu tesis, 192 yataklı olup, 1 Haziran-30Eylül tarihleri arasında hizmet vermektedir. Burada okullarca seçilerek görevlendirilen öğrenciler tatil yapma imkanı bulmaktadır.
Ayrıca, gençler uygun fiyatlarla Erdemli Çamlığı, Limonlu Çay Deltası, Kızkalesi, Susanoğlu, Akkum, Boğsak, Anamur/Pullu ve Anamur/İskele gibi plaj-kamp yerlerinde kamp yapma imkanı bulabilirler.
5.9. KONGRE TURİZMİ
İçel Turizm bakımından yoğun bir potansiyele sahip olduğu halde bir ticaret şehri görümündedir.
İlimizde 2 tane 5 yıldızlı otel ile Mersin Üniversitesi’nin ve Kültür Bakanlığına bağlı bir Kültür Merkezi’nin bulunması ilimizde Kongre Turizmin gelişmesine yardımcı olmaktadır.
Mersin Kültür Merkezi’nin Kongre salonu 585, Mersin Üniversitesi’nin Kongre Salona 100, Mersin Hilton Otelinin kongre salonu 600 kişiliktir.
5.10. İŞ TURİZMİ
Liman, sanayi tesisleri ve serbest bölge, Ortadoğu ve Akdeniz ülkeleriyle iş hayatını canlandırmıştır Transit taşımacılık ve dışalım-satımlar için işadamları daha sık gelerek iş turizmini yaratmaktadır.
5.11. TURLAR
İçel’de sürekli ve gelişmiş tur programları yoktur. Ancak seyahat acentaları tarafından talep oldukça aşağıdaki turlar yapılmaktadır.
Mersin-Tarsus Turu: Günübirlik turdur. Tarsus’ta St. Paul Kuyusu, Donuktaş, Kleopatra Kapısı, Gözlükule, Eshab-ı Kehyf görülmekte, Tarsus Şelalesinde mola ve öğle yemeğinden sonra Mersin’e dönülerek Viranşehir (Pompeipolis) harabelerine gidilmektedir.
Uzuncaburç-Silifke-Narlıkuyu Turu: Günübirlik turdur. Sabah Silifke Uzuncaburç harabelerine gidilir. Buradaki kalıntılar görüldükten sonra Silifke’ye dönülür. Silike Kalesi gezilir. Öğle yemeği için Narlıkuyu’da mola verilir. Öğleden sonra Narlıkuyu Mozaik Müzesi, Cennet-Cehennem ve Dilek Mağaraları Kanlıdivane görüldükten sonra Mersin’e dönülür.
Taşucu-Boğsak Turu (Tekne ile mini mavi yolculuk): Günübirlik turdur. Sabah Mersin’den Taşucu’na hareket edilerek, Taşucu’nda Ayatekla Öreni ve Yer altı Kilisesi gezildikten sonra Taşucu’nda alış-veriş molası verilir. Boğsak’a geçilir. Burada öğle yemeğinden sonra, koylarda yüzme ve güneşleme imkanı verilir. Akşam Mersin’e dönülmektedir.
Antakya Turu: 2 günlük turdur.
1. gün yolda Karatepe gezilmekte, İskenderun’da öğle yemeği molası verilmektedir. Antakya’da Mozaik Müzesi gezilmekte, şehir turu ve akşam yemeğinden sonra bir otelde gecelenmektedir.
2. Gün; kahvaltıdan sonra Samandağ’ında antik şehir Selencia de Pera, Titus Tüneli’nin ziyareti, deniz kenarında öğle yemeğinden sonra Mersin’e dönerken Yılanlı Kale gezilmektedir.
Kapadokya Turu: İki günlüktür.
1. gün; kahvaltıdan sonra Kaymaklı Yer altı Şehrini ziyaret, Avanos ve Zelve Vadisinin gezilmesi, akşam yemeği ve geceleme,
2. gün; kahvaltıdan sonra Ürgüp, Göreme ve Üçhisar gezilmekte, öğle yemeği için serbest zamandan sonra Ortahisar ve Güvercin Vadisine gidilmekte ve Mersin’e dönülmektedir.
Nemrut Dağı (Adıyaman) Turu: Şafak vaktinden önce Nemrut Dağına çıkış. Güneşin doğuşu izlendikten sonra sabah kahvaltısı, Arsenia, Cendere, Karakuş’un gezilmesi, Adıyaman’da öğle yemeği. Pirin Mağaralarının gezilmesinden sonra Mersin’e dönüş. (Yalın, 1990 : 47)
5.12. TRACKING İÇİN KULVARLAR
1. Mersin/Gözne yaylası üzerinden Ayvagediği’ne ulaşılmaktadır. Sonra doğuya doğru 5 km. yürüyüşle Çandır Kalesi mevkiinde doğal güzelliklere bezenmiş Kulvarlara ulaşılır. Burada görkemli bir kaya kütlesinin doğu tarafındaki antik oyma merdivenlerden tepeye çıkılır.
2. Ayvagediği’nden kıyıya doğru gidilince Değirmendere ve amaiye yoluyla Cehennemdere’ye doğru yürünür. (İki günlük yürüyüş.)
3. Fındık Pınarı-Suntras arası (15-20 km.) güzel bir parkurdur.
4. Lamas Deresi Kanyonu (Kayacı Vadisi) boyunca Kızıl Geçide kadar iki günlük yapılacak bir terkking de unutulamayacak bir macera yaşanır. (iki günlük yürüyüş)
5. Pozantı’dan itibaren demiryolu güneye doğru 20-30 km. lik doğal güzelliklerle bezenmiş Çakıt Vadisi takip edilerek Çukurova’ya inilir.
6. Çiftehandan batıya doğru 1 km. den sonra E5′den ayrılarak Torosların hemen yamacından 20 km. yürüyerek Meydan mevkiine varılır. Meydan mevkii, 2200 m. yükseklikte olup burası buz gibi kaynak su ve gölleri ile ünlü bir yerdir. Kamp yaylaya oldukça elverişlidir. Darboğaz İlçesi ise Meydan mevkiine 5 km. uzaklıktadır. (Turizm il Envanteri, 1992 : 54)
5.13. SU SPORLARI VE YAMAŞ PARAŞÜTÜ
Bölgemiz dağcılık ve trekking sporlarının yanında rafting için akarsuları plajları ise yelken, sörf, uçan bot, paraşüt, banana, su kayağı, deniz motosikleti gibi su sporlarına oldukça elverişlidir.
Ayrıca T.H.K./ yamaç paraşütü ve yelken kanat eğitimi yapmaktadır. Usta atlayıcılar için Emirler köyünden 275 m. yükseklikteki Gelincik Tepesi, acemiler için ise Mersin Üniversitesi Çiftlik Köyü Kampüsü’nde 150 m. yüksekliğindeki tepe Tarsus’ta şelalenin kuzeyindeki Karatepe ve Çanaktepe elverişlidir.
VI. İÇEL İLİNİN TARİHİ VE KÜLTÜREL ÇEVRESİ BAKIMINDAN İNCELENMESİ
6.1.MERSİN
1-Konumu
Doğuda Tarsus, batıda Erdemli, kuzeyde Karaman ve Konya, güneyde Akdeniz ile çevrilidir. Dar bir şerit şeklinde kıyı boyunca uzanan alüvyon bir arazi üzerinde kurulmuştur. Mersin kenti deniz kıyısından başlayarak, kuzeyde Buluklu köyüne, doğuda Deliçay deresinden batıda Çiftlik yolu ayırımına kadar genişlemiş olup, alanı 65 km.2′yi bulmuştur. Mersin’in yüzölçümü 1772 km2′dir.
2- Tarihçesi
Mersin’in tarihi İÖ 6000 yılına kadar dayanmaktadır. Yumuktepe’de yapılan kazılar, buranın bir Hitit yerleşim merkezi olduğunu ortaya çıkarmıştır. Hitit egemenliği, İÖ 1450 yılına kadar devam etmiştir. Anadolu’nun en eski yerleşim yerlerinden birisi de Mersin’in 3 km. kuzeybatısında yer alan Yumuktepe’dir.
Evliya Çelebi Seyahatname’sinde 1671 yılında Silifke’den Tarsus’a geçerken, şimdiki Üseli Köyü’nün kuzeyinde bulunan Mersinoğlu isimli bir yerleşim merkezinden bahsetmiştir. Mersin isminin burada yaşayan Mersinoğlu Türkmen oymağı isminden geldiği söylenmektedir. Bazı araştırmacılara (TEXİER) göre de Mersin 1836 yılında kurulmuştur. Adana Vilayet Salnamesinden ise Mersin’in birkaç haneli köy olduğu anlaşılmaktadır.
Mersin’e ilk yerleşenler yakın dağlık bölgelerden gelen aşiretlerle civar kasabalardan gelen kişilerdir. 1832 yılında Osmanlı Kuvvetlerini Akka’da yendikten sonra Anadolu’ya yürüyerek Mersin ve havalisini işgal eden İbrahim Paşa, Anadolu içlerine kadar ilerlemiş ve ordusunun beslenmesi ve emniyet için Mısır ve Suriye’den ziraat işlerini bilen insanları bu bölgeye getirmiştir.
Mersin’e asıl yerleşme 1860 yıllarından sonra olmuştur. 1860′larda başlayan Amerikan iç savaşı, büyük bir pamuk alıcısı ve işleyicisi olan İngiltere’yi yeni pamuk alanları aramaya sevk etmiş. İngilizlerden sonra Fransızlar ve Almanlar da bölgede pamuk üretimini ele almıştır. Bölgenin pamuk üretimine elverişli olması ve üretilen pamuğun Mersin iskelesinden sevk edilmesi yeni iş alanları açmıştır.
Süveyş Kanalı’nın inşası da 1860′lı yıllara rastlamaktadır. Kanalın inşasında ihtiyaç duyulan kereste Mersin’in kuzeyinde Toros dağlarındaki ormandan elde edilerek Mersin iskelesinden sevk edilmiştir. Bu yeni iş alanları Mersin’e göçü hızlandırmıştır.
Adana-Mersin demiryolunun işletmeye açılması ve sonradan Bağdat hattına bağlanması da Mersin’e yerleşmeyi cazip kılan nedenlerdendir. (Erbil, 1998 : 32)
Adı Nereden Geliyor
Mersin, bir Türkmen aşiretinin adıdır. Türk gezgni Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesi’nde şimdiki Mersin şehrinin 22-23 km. kuzeybatısına rastlayan “MERSİNOĞLU” adındaki küçük bir köyde gecelediği yazılıdır.
Mersin isminin bu yörede yaşayan Türk Boyu Mersinoğulları’ndan veya yörede bol yetişen eskiden “MYRTOS” günümüzde “MURT” denilen bitkiden ya da mitolojideki “MYRRHA” isminden geldiği konusunda çeşitli görüşler bulunmaktadır. (Taşkıran, 1994 : 141)
4- Tarihi ve Kültürel Çevre
Yumuktepe:
Besim Darkot’un, Mersin’in kuzeybatısında Yumuk ırmağı olarak adlandırdığı akarsu (Efrenk-Kızıldere-Müftü deresi) kenarında olmasından dolayı, Yumuktepe olarak bilinen höyüğü J. Garstang Yümüktepe olarak yazar. Eskiden halk arasında buraya Soğuksutepe denilmekteydi. Kent merkezinin kuzeybatısında üzeri çam ağaçlarıyla örtülü höyük hemen dikkati çeker. Anadolu’nun en eski yerleşimlerinden biri olan Yumuktepe ile ilgili ayrıntılı bilgiler, kitabın tarihçe bölümünde yer almaktadır. (Teoman, 1991 : 122)
Zephyrium
Mersin’in antik yerleşimi olarak kabul edilen Zephyrium kentine ait bilgiler çok azdır. Eski Halkevi (Günümüzdeki Kültür Merkezi) civarında yapılan temel kazılarında ve Çavuşlu Mahallesi’nde elde edilen bazı buluntular, eski Vilayet Konağı’nın (Günümüzde Sağlık Müdürlüğü) yapımı sırasında ortaya çıkan horasan duvarlar, mermerden yapılmış sütun ve sütun başlıkları, Mersin Müzesi’nde bulunan mermer Aslan başı ile devşirilmiş bazı mimari yapı elemanları, antik Zephyrium kentine ait arkeolojik belgeleri oluştururlar. Öte yandan 19. Yüzyılda Mersin’e gelen C. Texier, W.M. Leake gibi gezginler, yayınlarında burada gördükleri Zephyrium kentine ait kalıntılardın söz ederler. Örneğin V. Langlois, Pompeipolis’den Mersin’e geldiğinde: “Deniz kenarında evler vardır ve bu evlerin olduğu yerde eski bir kent harabesi bulunmaktadır ki, burası eski Zephyrium kentidir” diye yazar. (Uğur, 1989 : 84)
Anchiale (Karaduvar)
Kalıntıları, Mersin kentinin doğusunda olan bu antik yerleşim için Strabon, Aristobulos’u kaynak göstererek, Asur Kralı Sardanapal’ın Tarsus ile birlikte Anchiale’yi bir gün içinde inşa ettiğini yazar. Gezgin Coğrafyacı bu abartılı bilgi nakline devamla: ” Sardanapal’in mezarının burada olduğunu ve sağ elinin parmaklarını şaklatır durumda bir taş heykelinin bulunduğunu ve Asur dilinde yazılmış bir kitabede” Anakyndarekses oğlu Sardanapal, Anchiale’yi ve Tarsos’u bir günde kurdu. Ye, iç, neşelen, çünkü diğer şeyler bunlar kadar değerli değildir” şeklindeki metnin, parmakların anlamını açıkladığını söyler. Khoirilos da bu yazıttan söz eder: “Bütün yediklerim, başı boş düşkünlüklerim ve aşktan aldığım zevkler hepsi benimdir; fakat bu sayısız nimetler geride kaldı”.
Anchiale, MÖ 333 tarihinde Pers Kralı III. Darius ile yapmış olduğu ünlü Issos Savaşı’ndan hemen önce Alexander tarafından alınmıştır. Burada su kemerleri, yapı kalıntıları, bir höyük, Romalılar’dan kalma mozaikli bir hamam kalıntısı bulunmaktadır. (Kara, 1993 : 153)
Soli-Viranşehir (Soloi-Pompeipolis)
Mersin’in 14 km. batısında deniz kenarında bulunan Soloi antik kenti, MÖ 7. Yüzyılda Rodoslu koloniciler tarafından kurulmuş, kente güneş anlamına gelen Soloi adı verilmiştir. Darius (MÖ 521-485) zamanında, Kilikya’yı ele geçiren Persler için, Soloi önemli bir liman kenti olmuş ve adına sikke darbedilmiştir. Pers-Yunan Savaşları sırasında, MÖ 449 yılında Kilikya’yı bir süre işgal eden Atinalılar, Soloi’yi yönetim merkezi yapmışlarsa da, bir yıl sonra yapılan Kilyos Barışı ile burayı Perslere geri vermişlerdir. MÖ 333′de Asya seferine çıkan Alexander, Soloi’yi Pers işgalinden kurtarmıştır.
Filozof Chrysippos ile takım yıldızları ve fenomenler hakkında öğretici şiirler yazan matematikçi ve astronom Aratos, MÖ 3. Yüzyılda Soloi’de yaşamışlardır.
Soloi, Antik Çağlar’da Kıbrıs adası ve Mısır’a yapılan ticaretle zenginleşti. Kent Seleukhos Krallığı’nın son yıllarında Kilikya korsanlarının denetiminde kaldı. Roma yönetimi Akdeniz’deki korsan faaliyetlerine son vermek amacıyla, MÖ 64 yılında Pompeius’u görevlendirdi, İtalya’dan başlayarak, Yunanistan ve Kilikya’ya kadar olan bölgelerde korsan faaliyetlerine son vererek Soloi’ye geldi, burayı da korsanlardan temizledi. Yürüttüğü büyük operasyonun zaferi anısına, kenti yeniden imar ederek, adını Pompeipolis olarak değiştirdi.
Bizans döneminde, Hıristiyanlığın resmi din olarak kabul edilmesinin ardından, Soloi, piskoposluk merkezi yapıldı. Kent 527 yılında meydana gelen büyük yer sarsıntısıyla tamamen harap oldu. Yeniden inşa edilmeye çalışıldıysa da, bu yüzyıldan itibaren yoğunlaşan Sasani ve Müslüman Arap akınları nedeniyle, yeniden eskisi gibi imar edilmedi ve terk edildi. Bu nedenle ören yerine Viranşehir de denilmektedir.
Pompeipolis kentinde liman, sütunlu cadde, tiyatro, Roma hamamı, kent duvarları, nekropol, su kemeri gibi yapılar bulunmaktaydı. Günümüzde dağ kapısından deniz kapısına kadar uzanan korint başlıklı 200 sütunlu yoldan, 41 adet sütun ayakta kalmıştır. Bunlardan 33 adedi başlıklı olup, insan, kartal ve aslan kabartmaları ile süslenmiştir. Ayrıca liman, hamam kalıntısı ve bir su kemeri bu güne ulaşabilmiş kalıntılar arasındadır. Mersin Müzesi’nde kente ait eserler sergilenmektedir. Petersburg Hermitage Müzesi’nde, Bizans Dönemine ait bir kiliseden götürüldüğü anlaşılan altın ve gümüş objeler bulunmaktadır. (Soylu, 1989 : 119)
Bezm-i Alem Valide Sultan Çeşmesi
Mersin kentinin en eski İslami yapısıdır. Eski Cami’nin güneybatı köşesindedir. Üzerinde Sultan Abzülaziz’in tuğrası bulunan mermer kitabesine göre, Sultan Abdülaziz tarafından Sultan Abdülmecit’in annesi Bezm-i Alem Valide Sultan adına 1861 yılında deniz kenarında yapılmıştır. Üçgen alınlığı ve payeleri ile antik görünümde yöreye özgü, ilginç bir mimari sentezdir. 1964 yılında onarılmıştır. (Karakaş, 1992 : 154)
Eski Cami
Sultan Abdülmecit’in annesi Bezm-i Alem Valide Sultan adına 1870 yılında yaptırılmıştır. Dikdörtgen planlı, ahşap beşik çatılı, tek minareli cami 1901 yılında onarım görmüştür. (İnce, 1993 : 203)
Müftü Cami
Müftü derisinde Müftü köprüsünün yanındadır. Mersin’in eski camilerindendir. Müftü Emin Efendi tarafından 1884 yılında cami ve medrese olarak inşa edilmiştir. 19. Yüzyıl geç dönem barok tarzında süslemeli, tuğralı mihrabı vardır. (Akbaş, 1995 : 182)
Ulu Cami
1898 yılında Sultan II. Abdülhamit zamanında, Saydalı Abdülkadir Seydavi öncülüğünde halk tarafından yaptırılan eski Gümrük Meydanı’ndaki (Günümüzde Ulu Çarşı) Yeni Cami yıktırılmış, yerine büyük ve modern Ulu Cami inşa edilmiştir. Cami üç katlıdır. Zemin katta 2000 kişilik ibadet mekanı ve son cemaat yeri bulunmaktadır. Ayrıca bodrum katında 400 kişilik konferans salonu olan caminin, iç yüzeyinde ilk defa bu camide uygulanan rumi ve hatai desenli Kütahya çinisi ile profilli ve oymalı ahşap malzeme kullanılmıştır. İbadet mekanına giriş tavanında rumi desenli renkli malakari rölyef uygulanmıştır.
Mihrabı çini ve ahşap karışımıdır. Mukarnaslı alçıdan yapılmış olup, üst kavsarasının yüzeyi altın varak kaplanmıştır. 2 şerefeli iki minaresi vardır. (Akgündüz, 1991 . 72)
Avniye Camii
Minaresinin önceleri ahşap olması nedeniyle, Tahtalı Camii adıyla da bilinen yapı, Mahmut Şami-sümen tarafından bağışlanan arsa üzerinde 1898 yılında inşa edilmiştir. (Yıldız, 1992 : 198)
İtalyan Katolik Katedral Kilisesi
Sultan Abdülmecid tarafından 1853 yılında verilen bir fermana dayanılarak kilise mekanının inşaatına başlanmış ve yönetimi Capucins Rahiplerine verilmiştir. Günümüzde Uray Caddesi üzerinde bulunan saat kuleli kilise kompleksi, diğer birimlerine ile 1898 yılında bitirilmiştir.
Kesme kireç taşından avlulu anıtsal bir yapı olan İtalyan Katolik Kilisesi, Vatikan tarafından 1991 yılında İtalyan Katolik Katedral Kilisesi olarak değiştirilmiş ve güney, Güneydoğu Anadolu, Karadeniz bölgesi, Suriye, Irak, İran ve Rusya’daki Katolik kiliselere bağlanmıştır. Mersin ve yöresindeki Katolik cemaat için ibadete açıktır. (Özcan, 1991 . 191)
Arap Ortodoks Kilisesi
Atatürk Caddesi üzerinde bulunan Arap Ortodoks Kilisesi, Mersin’in ilk sakinlerinden, Dimitri ve Taunus Nadir tarafından bağışlanan arsa üzerinde 1878 yılında inşa edilmiştir. İbadete açıktır. (Erzen, 1993 : 136)
Hamamlar
Eski çağlardan beri, liman kentlerinde hamamların bulunması geleneği, 19. Yüzyıl Mersin kenti için de geçerliydi. Modern yapılaşma ve yaşam tarzı nedeniyle, tarihi hamamlar günümüzde kullanılmamaktadır. Bunlardan ayakta olanlar; Kiremithane Mahallesi’nde 1903 yılında yapılan Hadra hamamı, Hastane Caddesi yakınında Küçük hamam ile merkezde (Çarşı içinde) ticarethanelerin yer aldığı Büyük hamamdır. (Baysal, 1994 : 267)
Atatürk Anıtı
Kültür merkezinin önündeki alanda bulunan bronz anıt, 1944 yılında Heykeltıraş Kenan Yontuç tarafından yapılmıştır. (Erbil, 1998 : 149)
Refah Şehitleri Anıtı
II. Dünya Savaşı yıllarında 23 Haziran 1941 tarihinde, Mısır’a eğitim amacıyla gönderilen Türk ordusu mensuplarını taşıyan Refah gemisi, Mersin açıklarında bandırası bilinmeyen bir gemi tarafından torpillenerek batırıldı. Anıt, “Refah faciası” olarak bilinen bu olayda şehit olan 167 subay, astsubay ve erin anısına yaptırılmıştır. (Artan, 1994 . 168)
Mersin Yöresindeki Kaleler
Robert W. Edwards’ın yayınında ayrıntılı olarak ele alınan Kilikya kalelerinden bir kısmı, Mersin yöresinde bulunmaktadır. Askeri garnizon, gözetleme noktaları veya yerleşim amaçlı olan kaleler, çoğunlukla Bizans ve Kilikya Ermeni Krallıkları döneminde inşa edilmişlerdir.
Arslanköy Kalesi (Arslanköy’de), Belenkeşlik Kalesi (Soğucak’da), Çandır (Paparayn) Kalesi (Gözne’de), Dümbelek Kalesi (Arslanköy yolu üzerinde), Evciler Kalesi (Kızılbağ köyünde), Gözne Kalesi, Hebilli Kalesi, Hisar (Ziyarettepe) Kalesi (Kızılbağ köyü 7. Km kuzeyde), Kale (Mihrican Yaylası’nda), Kalegediği Kalesi (Fındıkpınarı), Tırmıl (Tumil/Gotbes) Kalesi Mersin hali doğusunda). (Gündüz, 1994 : 47)
İçel Müzesi
Kent merkezindeki Kültür Merkezi’nin doğu cephesindedir. Arkeolojik ve etnoğrafik eserler üç ayrı salonda teşhir edilmektedir. Taş eserlerin sergilendiği birinci salonda; Roma dönemine ait mermer insan başları, heykel ve steller ile anforalar yer almaktadır. Pişmiş kilden (Terracota) yapılmış terliksi formaki mezarlar, Pompeipolis antik kentinde bulunmuştur. İkinci salonda; Anadolu’nun en eski yerleşim merkezlerinden Yumuktepe ve Gözlükule kazılarından çıkarılan Yeni Taş, Bakır Taş ve Eski Tunç dönemlerine ait eserler sergilenmektedir. Bunlar iki kulplu kaplardır. Ayrıca Eski Tunç, Urartı, Hellenistik, Roma ve Bizans dönemlerine ait çeşitli çanak, çömlek, cam ve bronz eserler, bronz, gümüş ve altın sikkeler bu salonda sergilenmektedir.
MÖ 2. Bine ait kurşun figür, Hitit İmparatorluk dönemine ait mühürler dikkat çeken eserlerdir. Hayvan başlı gümüş, Urartu bilezikleri ve çeşitli dizi boncuklar, klasik ve Hellenistik Çağ’a ait Lechyos, Kylix ve Sigilatalar ile Roma dönemine ait çeşitli form ve büyüklükteki cam eserler, altın diadem ve küpeler sergilenmektedir. Etnoğrafik eserlerin bulunduğu üst kattaki üçüncü salonda; gümüş süs eşyaları, tespihler, işlemeli kadın elbiseleri, peşkirler, ağaç ve bakır eşyalar, kilimler, nazarlıklar ve tabanca, kama ve barutluklar yer almaktadır. Müze bahçesinde ise çeşitli dönemlere ait taş eserler ile Pithoslar sergilenmektedir. İçel müzesinde 999 sikke ve 446 etnoğrafik eser bulunmaktadır. (Çıplak, 1993 : 132)
Mersin Evleri
Mersin kenti ve liman ile ilgili bölümde verilen bilgilerde görüldüğü gibi, 150 yıllık geçmişi olan kentin ızgara planlı eski yerleşimi, tamamen 19. Yüzyıl yapılarından oluşmaktaydı. Özellikle 1970′li yıllardan sonra tarihsel kent dokusu üzerinde başlatılan beton ve çok katlı yapılaşmayla birlikte bunların pek çoğu yıkılmış, günümüzde özgün karakterini koruyan az sayıda tarihi konut ve işyeri kalmıştır.
Günsel Renda, F. Yenişehirlioğlu, F. Müderrisoğlu ve S. Alp’in metinleriyle 1995 yılında yayınlanan “Mersin Evleri” adlı kitapta ayrıntılı bilgi, çizim ve fotoğraflarla eski Mersin Evleri tanıtılmaktadır.
G. Renda: “Burada geleneksel kentlerde merkeze bağlanan ve birbiriyle kesişen dar ve çıkmaz sokakların yerini, limana dikey veya paralel uzanan geniş ferah sokaklar almıştır. Sıkışık, bitişik düzen evler yoktur, çünkü yeni kurulan bir kentte buna gerek duyulmamıştır.
Mersin’de bu kent dokusunu oluşturan evlerin ortak özellikleri vardır. Evler genellikle taştan yapılmıştır, bir veya iki katlı ve simetrik cephelidir; bazılarının altında dükkan veya depo yer alır; giriş sokaktandır. Geleneksel Osmanlı evleri arkalarındaki avlu ya da bahçeye yönelik yapılardı. Cepheler daha sağır, sade ve bezemesizdi. Sokak görüntüsüne açıklık sağlayan çıkmalı odalar bulunurdu. Mersin evlerinde ise cephelere önem verilmiştir. Simetrik görünüşlü cephelerde ana giriş, bazen kemerlerin için yer alan, bazen üçgen alınlıkta taçlandırılmış, iki yanı sütunlu kapılarla vurgulanmıştır. Lentolu ve söveli çift kanatlı pencerelerin yanı sıra, ikiz kemerli veya oval pencerelere ve mutlaka bunlarda yer alan panjurlu kepenkler sokak cephelerinin değişmez özelliğidir. Kuşkusuz, bu cephelere hareket kazandıran en özgün öğe, giriş üzerinde yer alan cumbalar ve balkonlardır. Bazen üçgen alınlıkta taçlanan alınlıklar, konsolların taşıdığı ahşap kapalı balkonları, demir şebekeli açık balkonları ile Mersin evleri, 19. Yüzyıl sonları konut mimarisinin tipik örnekleridir.” (Anonim, 1995 : 153)
G. Renda bu evlerin Selanik, İskenderiye, Lazkiye, İzmir, A valık gibi Akdeniz liman kentleriyle ortak özellikler gösterdiğine de dikkat çeker.
Yöre koşullarını iyi bilen A.Demirtaş’a göre yerleşim planı, bölgenin hava sıcaklığı ve nem durumu göz önüne alınarak denizden dağ eteklerine doğru uzanan cadde ve sokaklar halinde planlanmıştır. Bundan amaç, güney-kuzey doğrultusunda hava akımı koridorları oluşturulmasıdır. Sıcağı etkisiz hale getirmek amacıyla küçük pencereli, kesme taş duvarlı ve bitişik düzenli konutların ön veya arka yönlerinde küçük bahçe işlevi gören avlu bulunur. Buradaki tulumbadan ihtiyaç duyulan su çekilir ve etraftaki yeşilliklerin devamlılığı sağlanırdı.
Ş. Develi: “Evler genellikle tek katlıdır. İki katlı olanlar yığma taş yapılardı. Bunların üst katında cihannüma denilen yerde, sıcak yaz aylarında oturulurdu. Bağ bahçecilikle iştigal edenler, bahçe içinde yaptıkları huğ denilen evlerde yaşarlardı. Zenginlere ait büyük yapıların taşları, yelkenlerle Laskiyeden getirilmiştir.” Diye yazar.
Mersin’de bazı tescilli evlerin restorasyonu yapılarak yeniden yaşama kavuşturulmuştur. Atatürk Müzesi, İçel Sanat Kulübü, Topaz Şirketleri ve Victoria Evi gibi bilinçli çalışmalar, restorasyon bekleyen diğer mimari yapılar için güzel bir örnektir. (Mansel, 1997 : 120)
6.2. SİLİFKE
Konumu
Doğuda Erdemli, batıda Mut ve Gülnar, kuzeyde Karaman ili, güneyde Akdeniz ile çevrilidir.
Toros Dağları’nın eteğinde, Göksu Irmağı’nın iki yakasında kurulmuş bulunan Silifke; Güneydoğu Anadolu, Doğu ve Batı Akdeniz ile İç ve Batı Anadolu’yu birbirine bağlayan Devlet Karayolu ağının kavşak noktasında olup, il merkezi Mersin’e 80 km. mesafededir. (Topbaşoğlu, 1990 : 41)
Tarihçesi
İklim ve coğrafi yapısı ile İlkçağda insanların dikkatini çeken yörede, İ.Ö. VII. Yy’de şimdiki Taşucu’nun olduğu yerde İonlar “Holmi” adıyla bir koloni kurmuşlardır. Korsanların devamlı baskın ve talanlarından dolayı gelişme ortamı bulamayan Holmi İÖ IV. yy’den itibaren zayıflamaya başlamıştır.
Büyük İskender’in komutanlarından ve Suriye Krallığı’nın kurucusu Selefkos Nikator (İÖ 312-281), Holmi şehrinin bu zayıf durumunu fırsat bilerek kolayca ele geçirmiş; halkını da kıyıdaki Holmi’den 12 km. içeriye, bugünkü Silifke’nin bulunduğu yere nakledip yerleştirerek “Selefkos’un Şehri” anlamına gelen Seleukia kentini (İÖ 300) kurmuştur. Bu, Selefkos Nikator’un kendi adına kurduğu 9 şehirden biri olup, varlığını ve yaşamını günümüze kadar sürdürebilmiş tek Seleukia şehridir.
Seleukia, Helenistik dönemde Selefkoslar ve Ptolemeos (Mısır) Krallıkları arasında sıkça el değiştirmiştir.
İÖ I. Yy’de Romalıların yönetimine giren kent bu dönemde kale eteklerinden ovaya doğru yayılmış, İmparator Diocletianus (İS 284-305) zamanında oluşturulan ve 39 kenti sınırları içine alan İsauria eyaletinin başkenti olmuştur. Roma İmparatorluğunun 395 yılında ikiye bölünmesinden sonra Bizans yönetimine giren Seleukia, Aya Tekla’nın varlığından dolayı Hıristiyanlığın önemli bir hac merkezi durumuna gelmiştir. Bizanslıların elinde iken 13. Yy’de Selçukluların; 14. Yy’de Karamanoğulları’nın yönetimine girmiş; 1471 yılında Gedik Ahmet Paşa tarafından Osmanlı topraklarına katılmıştır.
Başlangıçta Seleukia olan adı zamanla değişerek Silifke’ye dönüşmüştür.
Osmanlılar döneminde bazen sancak, bazen vilayet merkezi olmuştur. Kurtuluş Savaşı’ndan sonra İÇ-EL ili merkezi (1924-1933) olan Silifke, 1933′ten sonra İçel ilinin bir ilçesi durumuna getirilmiştir. (Okandan, 1991 : 217)
Adı Nereden Geliyor
Taşucu’nun yerinde, Milattan önce 7. Yüzyılda kurulduğu bilinen HOLMİ kentinin halkı, Selefkos Nikador tarafından M.Ö. 300 yılında İçel merkezinin şimdiki yerine yerleştirilmiştir. Kurucusunun adına uygun olarak, kentin adına “Selefkiya” denmiştir. Bu isim, sonradan değişikliğe uğrayarak SİLİFKE olmuştur.
Tarihi ve Kültürel Çevre
Silifke, ören yerleri ve kültürel çevre bakımından Anadolu’nun en zengin ilçesidir. Günümüze kadar bilinen veya ziyarete açılan ören yerleri dışında keşfedilmeyi bekleyen çok sayıda tarihi eser ve yerleşim bulunmaktadır. (Göktürk, 1995 : 257)
Silifke Kalesi
Kentin batısındaki tepenin üzerinde, oval planlı olarak kurulmuştur. Klasik çağlarda Kokysionoros bilinen yerleşimin ortasında Tanrıça Akthena Kanetis adına yapılmış kutsal bir tapınak bulunmaktaydı.
Temel tespitlerine göre Helenistik veya erken Roma dönemine ait olduğu anlaşılan yerleşim, Arap akınlarına karşı Bizanslılar tarafından 7. Yüzyılda oval şekliyle berkitildi. Kale, Ermeni Kilikya Krallıkları, Franklar, Anadolu Selçukları, Karaman oğulları ve Osmanlı dönemlerini yaşamıştır.
Kale, 19. Yüzyılda gezgin ve araştırmacı Kaptan Beafort ve V. Langlois tarafından incelenmiştir. Evliya Çelebi, kalenin 23 burcu; içinde 1 cami (Sultan II. Bayezid zamanına ait), 60 kadar ev olduğunu yazar. Burçların çoğu yıkıldığından günümüzde ancak 10 adedi görülebilmektedir. Kalenin ana girişinde örülen ikinci bir duvarla güvenlik koridoru oluşturulmuştur. Kalede yeterli arkeolojik kazı ve bilimsel çalışmalar yapılmamıştır. Kale içinde görülebilen başlıca yapılar, kemerli galeriler, su sarnıçları ve depolardır. Günümüzde sitadel konumundaki kale ve kenti çevreleyen duvarlara ait herhangi bir iz kalmamıştır. (Aslan, 1991 . 269)
Taşköprü
MS. 77-78 yıllarında Kilikya Valisi L. Octavius Memor tarafından, Roma İmparatoru Vespasianus ve iki oğlu adına yaptırılmış olan ve günümüzde yedi gözü bulunan köprü, 19. Yüzyıla kadar ilk şeklini korumuştur. Köprünün kuzey girişinde bulunan mermer sütun üzerindeki kitabeye göre, Vali Mehmet Ali Paşa tarafından 1875 yılında restore ettirilmiştir. Restorasyon sırasında iki küçük kemer yerine tek kemer yapılmasıyla köprü 5 kemerli olmuştur. 1972 yılında köprü üzerinde genişletme çalışmaları yapılmıştır. Celal Taşkıran’ın örneğini “Silifke and Environs” adlı kitabında yayınladığı Roma kitabesinin orijinali, 1870 yılında Silifkeli bir Rum vatandaş tarafından İzmir Evangelical Okulu’nun müzesine gönderilmiş; ancak 1922 yılındaki büyük yangında kitabe kaybolmuştur. (Çıplak, 1993 : 191)
Roma Tapınağı
Silifke merkezde bulunan ve doğu ile güney yanlarındaki sütun tabanları orijinal şekilde korunmuş olan tapınak, MS 2. Yüzyılda Pseudodipteros planlı yapılmıştır. Tapınağın uzun kenarında 14′er; kısa kenarında 8′er sütun (40 mX21 m boyutlu) bulunmaktaydı. Korint başlıklı bu sütunlardan bugün sadece biri ayakta kalabilmiştir.
MS 5. Yüzyılda yaşamış olan Tarihçi Zosimos: “Tapınak, ovadaki ürünlerine musallat olan çekirgelerden kurtulmak için Güneş ve Sanat Tanrısı Apollon’dan yardım isteyen ahali tarafından, çekirgeler Apollon’un gönderdiği bir kuş sürüsünce yok edilmesi sonucunda, O’na bir şükran ifadesi olarak yaptırılmıştır” diye yazar. Tapınağın işlevi konusunda değişik görüşler vardır. Burası St. Paulus’un kiliseye dönüştürdüğü Roma Zeus Tapınağı’dır veya 5. Yüzyılda kiliseye dönüştürülen Aphrodit Tapınağı’dır. Ya da kente batı yönünden girilen kapının kolonlu caddesidir. 1993 yılında yapılan kazılarda, tapınağın yerden 2 m. yükseklikte bir platform üzerine kurulduğu anlaşılmıştır. (Zoroğlu, 1994 : 83)
Tekiranbarı Sarnıcı
Silifke Kalesi’nin eteğinde kayalara oyulmuş büyük bir su deposudur. Kentin su ihtiyacını karşılayan bir Bizans yapısıdır. 45 m. uzunluğunda, 23 m. genişliğinde, 15 m. derinliğinde olan sarnıcın tabanına kayaya oyulmuş döner bir merdivenle inilir. Mimarisiyle Çukurova’nın en orijinal antik su deposu özelliğindedir.
1997 yılında İçel Valiliği tarafından, arkeolojik kazı ve temizleme çalışmaları başlatılmış ve çevre düzenlemesi yapılmıştır. (Akbaş, 1995 : 214)
Mozaik Alan
1980 yılında Kültür Bakanlığı’nca kent merkezinde yapılan bir kazıda, gymnasium veya hamam olabileceği tahmin edilen “opus-sectila” teniğinde yapılmış renkli mozaik tabanlı yeni bir mekan bulunmuştur. MS 2. Yüzyıl Roma dönemine ait olduğu belirlenen bu kalıntıda ayrıca üzeri yazıtlı iki heykel altlığı ile 2 m. boyunda başı kopmuş mermer bir imparator heykeli de bulunmuştur. (Çıplak, 1993 : 250)
Tiyatro
Kalenin bulunduğu tepenin güneydoğu eteklerinde bulunmaktaydı. Günümüzde sadece giriş kapısına ait bir bölümü kalmıştır.
15. yüzyılda yöreyi gören Barbaro’nun anlatımına göre; tiyatro büyük caeası ile sağlam durumdaydı. Kaptan Beafort, 1812′de tiyatroyu kısmen ayakta olarak görmüştür. (Soylu, 1989 : 129)
Aleaddin Camii
Taşköprünün karşısında bulunan cami, Selçuklu sultanlarından Aleaddin Keykubat döneminde yapıldığı için Aleaddin Camii adını almıştır. Kentin merkezine bulunduğu için Merkez Cami olarak da bilinmektedir.
Cami dikdörtgen planlıdır. İçi ikişer sütunun ayırdığı 3 neflidir. Orta nefin karşısında Selçuklu süslemeleri bulunan taş mihrap vardır. Orijinalinde son cemaat yeri yoktur. Mihrabın iki yanında pencereler yer alır. Düz tavanlı caminin mihrabının üzerinde küçük kubbe oturtulmuştur. Basık minaresi Selçuklu özelliği göstermez. Cami 1989 yılında restore edilmiştir. (Öz, 1988 : 98)
Reşadiye Camii
Kentin güneyinde Kız Meslek Lisesi yakınındadır. Padişah Sultan Mehmet Reşat zamanında Nüzhet Paşa tarafından yaptırılmıştır. Sundurması, başlık ve sütunları korint tarzındaki devşirme antik malzemeyle destelenmiştir. Cami kareye yakın planlıdır. Düzgün kesme taşlarla örülen duvarları ahşap bir kırma çatı örter. (Gündüz, 1994 : 131)
Tevekkül Sultan Türbesi
Taşköprünün yanındaki türbe hakkında herhangi bir bilgi kaynağı bulunmamaktadır. Selçuklu sultanlarından birinin annesi olduğu söylenen türbe açık bir mezar durumundadır. Son yıllarda üzerine bir çatı oturtulmuştur.
Atatürk Evi Müzesi
Atatürk’ün Silifke’ye 27 Ocak 1925 tarihinde ilk gelişinde kaldığı tarihi ev restore edilerek, kullandığı şeylerle birlikte müzeye dönüştürülmüştür.
Atatürk, Silifke’ye geldiğinde, Silifke İdman Yurdunu ziyaretinde şeref defterine şunları yazmıştır: “Silifke’ye geldiğimden çok memnunum. Beni unutmayacağınızı bilirim. Sizi kalbimden çıkaramam.” (Uluğ, 1991 : 143)
Kültür Evi
1995 yılında Silifke Belediyesi tarafından yörenin geleneksel kültürünü tanıtmak amacıyla Silifke Kültür Evi açılmıştır.
Silifke Müzesi
Taşucu yolu üzerindeki müze, yörenin çeşitli dönemlerine ait tarihi eserlerin sergilendiği iki katlı modern bir yapıdır.
Kentteki Meydancık Kalede bulunan Helenistik döneme ait gümüş sikke koleksiyonu ile 2. Ve 4. Yüzyıllara ait küpe, bilezik, yüzük, yağ kandili gibi mezar buluntuları ile pişirilmiş kil ve taş heykelcikler; ikinci katta Helenistik döneme ait pişirilmiş kil kaplar ile MÖ 4. Ve 5. Yüzyıla ait desenli vazolar; müzenin etnoğrafik eserler bölümünde, Silifke yöresi giysileri, cam, bronz ve gümüş eşya ile Osmanlı dönemine ait silahlar sergilenmektedir. (Atik, 1993 : 243)
Karadedeli, Karakabaklı ve Işıkkale Ören Yerleri
Silifke Mersin yolunun 13. Km’sinde bulunan Karadedeli Köyü Camii önünden kuzey-batı yönünde İmamlı köyüne kadar uzanan stabilize yol boyunca Geç Roma ve Erken Bizans dönemlerine ait yapı kalıntıları bulunmaktadır. Ayrıca köyün 6 km. kuzeyinde Karakabaklı’da geniş bir alana yayılmış antik kalıntılar, Karakabaklı’nın 7 km. kuzeyindeki Işıkkale’de Geç Roma ve Erken Bizans dönemine ait yerleşimde, iyi durumda bir bazilika, lahitler, sarnış ve gelişigüzel planlı tek katlı evlere ait yapı kalıntıları; yakın çevrede Sinekkale, Barakçıkale ve Yenibahçe ören yerleri bulunmaktadır. (Taşkıran, 1992 : 93)
Korkusuz Kral Anıtmezarı (Mezgit Kale)
Susanoğlu’nun içinde kuzeye doğru giden stabilize yol 5. Km’de Türkmenuşağı köyüne ve 11. Km’de bu köyün mahallesi olan Paslı’da Roma dönemine ait ev, sarnış ve mezar kalıntıları vardır. Paslı’nın 2 km. Doğusunda bir tepe üzerinde Korkusuz Kral Anıt mezarı bulunmakta ve yöre halkı tarafından Mezgit Kale olarak bilinmektedir. MS 2. Veya 3. Yüzyıla ait anıt mezar 7.80 m. ebadında olup, ön kısmındaki korint başlıklı sütunların ortasında konsollar bulunmaktadır. (Karakaş, 1992 : 245)
Zeus Tapınağı ve Kilise
Üç ayrı dönemde hizmet vermiş olan bu tapınak, Tanrıların babası Zeus’un dev ejderha Typon’a karşı kazandığı zaferin bir simgesi olarak yapılmıştır. Hıristiyanlık döneminde tümüyle yıkılarak kiliseye dönüştürülmüştür. Kimin adına ve ne zaman yapıldığı bilinmeyen kilise, 4-5. Yüzyıl arasında tarihlenmektedir. (Okandan, 1991 : 275)
Takkadın Ören Yeri
Paslı ören yerinden sonra 4 km. ileride Roma ve Bizans dönemlerine ait yoğun kalıntıların bulunduğu Takkadın ören yerine varılır. Burada kaya mezarları, lahitler, aslan kabartmalı lahit kapakları, nekropol, sarnıç, küçük bir kale, kilise ve ev kalıntıları bulunmaktadır. (Akbaş, 1995 : 266)
Poimenius Hamamı Üç Güzeller Mozaiği
Narlıkuyu koyunda deniz kıyısında bulunan hamam, 4. Yüzyıl Roma döneminde Poimenius tarafından yaptırılmıştır. Cennet obruğu içindeki yer altı deresinin denize ulaştığı yerdeki tatlı su kaynağından yararlanmak amacıyla burada yaptırılan hamamın yıkanma bölümünün tabanındaki mozaikte Zeus’un yarı tanrıça kızları Aglaia, Euphrosyne ve Thalia’nın çıplak olarak kumru ve keklikler arasında dans edişi tasvir edilmektedir.
Mozaiktablonun üst kenarındaki yazıda: “Ey konuk dost! Bu mucizeli suyu kimin bulduğunu, saklı kaynağını kimin gün ışığına çıkardığını merak ediyorsan, bil ki O, imparatorların dostu ve Kutsal Adalar’ın dürüst yöneticisi Poimenius’tur.” (Başal, 1993 : 136)
Cennet ve Cehennem Obrukları
Silifke-Mersin karayolunun 20. Km’sinden 2 km kuzeyde yer alan Cennet-Cehennem ve Dilek-Astım obrukları ve mağaraları 3. Jeolojik dönemlerde oluşmuştur.
Cennet obruğunun elips şeklindeki ağız kısmının çapları 250 m ve 110 m olup derinliği 70 m’dir. Çökük tabanın güney ucunda 200 m uzunluğunda ve en derin noktası 135 m olan büyük bir mağara girişi ve bu mağaranın ağzında 5. Yüzyılda Paulus adında dindar bir kişi tarafından Meryemana’ya ithafen yaptırılan küçük bir kilise vardır. Cennet çöküğüne her biri oldukça geniş 452 basamakla inilir. Kiliseden sonra devam eden mağaranın bitim noktasında, Antik Çağlarda suyunun kutsal olduğuna inanılan yer altı deresine ulaşılır. (Erbil, 1998 : 212)
Cennet obruğunun yaklaşık 75 m kuzeyinde, ağzı kare şeklinde en derin yeri 120 m olan, seyredildiğinde ürperti yaratan Cehennem obruğu bulunmaktadır. Mitolojiye göre Zeus, alevler kusan yüz başlı ejderha Typhon’u buradaki bar kavgada yendikten sonra, onu Etna Yanardağı’nın altına sonsuza değin kapatmadan önce bir süre Cehennem Çukuru’nda hapsetmiştir.
Hasanaliler Kilisesi (Çanlı Kilise), Cennet Cehennem yolunun devamındadır. 6. Yüzyılda yapılan ve Hasanaliler köyü içerisinde bulunan kiliseden sadece apsis ayaktadır. (Teoman, 1991 : 181)
Ayatekla (Meryemlik)
Kentin yaklaşık 1.5 km güneyinde bulunan Ayatekla, Hıristiyanlık dönemine ait dini bir merkezdir. Ayatekla ve Meryemlik olarak bilinen kutsal alanın kuruluşu MS 50 yıllarında başlamıştır. İkonialı (Konya) bir azize olan Hagia-Thecla (Ayatekla), Hz. İsa’nın havarilerinden St. Paulus’un Hıristiyanlık öğretilerini benimsemiş, öncü bir misyonerdir. St. Paulus’un Konya’da verdiği vaizlerden çok etkilenerek kendini dine adamıştır. Thekla, Konya ve Yalmaç’daki Roma izlenmelerinden kaçarak Silifke’ye gelmiştir. Önceleri ibadetin gizlice yapıldığı kotokomb denilen, doğal mağarada yaşamıştır. Ayatekla, Hıristiyanlığın en eski ve en önemli kutsal alanlarından biridir. Burası daha sonraki Bizans dönemlerine dini bir yerleşim olmuş ve Ayatekla olarak anılmıştır.
Günümüzde Meryemlik olarak bilinen ören yerinde yer altı ibadet mağarası, daha sonra üzerine inşa denilen anıtsal Zenon Bazilikası’nın apsis kalıntısı, Büyük Sarnıç, Hamamı,, Kuzey Kilise, irili ufaklı sarnıçlar ve Nekropol alanını görmek mümkündür. (Anonim, 1992 : 152)
Ayatekla’nın içinde yaşadığı mağara onun kayboluşundan sonra Hıristiyanlarca kutsal sayılmış, ve Hıristiyanlık dininin MS 320 yılında serbest bırakılıncaya kadar gizli bir ibadet yeri olarak kullanılmıştır. Daha sonra bu mağara içine payanda amaçlı korint sütunlar konulmuş, mozaik kaplamalar yapılmış ve 4. Yüzyıl sonlarında kiliseye dönüştürülmüştür.
Uzuncaburç
Silifke ilçesinden Toros dağlarına uzanan vadi ve ormanlar arasından geçen asfalt yolun 30. Km’sinde bir plato üzerinde kurulmuş olan Olba ören yerine ulaşılır. Helenistik Çağ’da merkezi Uzuncaburç’un 4 km doğusundaki Olba Ura Krallığı’nın kutsal alanı olan Uzuncaburç yerleşimi, 72 yılında İmparator Vespasianus zamanında, Olba’dan ayrılarak “Diocaesarea” (Tanrı-İmparator kenti) adıyla kendi adına para basabilen özerk yeni bir site durumuna getirilmiştir.
Olba kenti, Uzuncaburç’un 4 km doğusunda önemli bir yerleşim yeri olup, halkın ibadet ettiği, Zeus Tapınağı ise Uzuncaburç’da blunmakta idi. Ancak Romalılar yöreye egemen olduktan sonra 1. Yüzyılın sonlarına doğru Zeus Tapınağı’nın bulunduğu yere özel bir önem vererek, burasını Olba’dan ayırıp Diocaesarea adıyla bağımsız bir site haline getirmişlerdir. Buradaki Zeus Tapınağı ile kent burcu dışında kalan bütün mimari yapılar Roma dönemine aittir. Bizans döneminde de burası yerleşim olarak kullanılmıştır. Ören yerinde bulunan yapı kalıntıları şunlardır: (Kara, 1993 : 83)
Sütunlu Cadde: Tiyatronun önünden geçen sütunlu cadde, Zeus Tapınağı’nın yanında kent kapısından gelen diğer bir sütunlu cadde ile kesişir ve Tychaeum (Şans) Tapınağı’nda son bulur. 1. Yüzyıldan kalma caddedeki sütunların hepsi yıkılmış ve mimari parçalarının çoğu yok olmuştur. (Akgündüz, 1991 : 57)
Tören Kapısı: 1. Yüzyıldan kalma tören kapısı her biri 1 m çapında ve 7 m yüksekliğinde Korint başlıklı sütunlarla anıtsal bir yapıdır. Sütun gövdelerinden çıkan konsollar üzerinde, heykeller bulunmaktaydı. Yarısı yıkılmış olan tören kapısının 5 sütunu ayaktadır.
Zeus Tapınağı: Tören kapısından sonra antik çeşmeyi geçince sütunlu caddenin solunda bir avlu içerisindeki Zeus Tapınağı’nın Seleukhos Nikator (MÖ 312-295) tarafından yaptırılmış olduğu sanılmaktadır. Y.Boysal’a göre; Zeus Tapınağı, Anadolu’da dört bir yanı tek sıra 36 sütunla çevrili, Korint tarzında Peripteros planlı, en eski tapınaklardan biri olarak sanat tarihinde önemli bir yere sahiptir. Romalılar tarafından da kullanılan tapınak, 5. Yüzyılda önemli değişikliklerle kiliseye çevrilmiştir. (Soylu, 1989 : 139)
Şans Tapınağı (Tychaeum): Sütunlu caddenin bitimindeki Şans Tapınağı 1. Yüzyılın ikinci yarısında yapılmıştır. Bugün 5′i ayakta olan, 6 m. yüksekliğindeki yekpare granit 6 sütunun taşıdığı arşivdeki kitabeye göre, tapınak, kentin soylularından Oppius ile karısı Kyria tarafından yaptırılarak kente armağan edilmiştir. (Develi, 1991 : 234)
Zafer Kapısı: Güney-Kuzey yönündeki ikinci sütunlu yol üzerinde ve Zeus Tapınağı’nın kuzeyinde bulunan kapının ortasında, biri büyük yanlarında iki küçük kemerli girişler vardır. Üzerindeki kitabede, depremden zarar gören kapının Roma İmparatorları Arcadius (395-408) ile Honorius’un (395-423) birlikte yönetimleri sırasında onarım gördüğü yazılıdır. (Dulkadir, 1985 : 235)
Tiyatro: Roma İmparatorları Marcus Aurelius ile Lucius Verus’un birlikte yönetimleri sırasında, 2. Yüzyılın ikinci yarısında yapılmış olduğu burada bulunan bir yazıttan anlaşılmaktadır. (Yalçın, 1992 : 193)
Helenistik Anıt Mezar: Uzuncaburç beldesinin güneyindeki bir tepe üzerinde yapılmış olan anıtmezar, dor biçimindeki mimarisi ile yörede tektir. Piramidal çatılı, 15 m yüksekliğindeki mezar anıt 550 cm x 550 cm ölçülerinde kare planlıdır. 2300 yıllık anıtmezarın, Seleukhos veya Olba Krallığı’nın yöneticilerinden birine ait olduğu tahmin edilmektedir. (Akbaş, 1995 : 178)
Helenistik Yüksek Kule: Kenti çevreleyen surların kuzeydoğu kenarında bulunan 5 katlı kule 16 m x 13 m oturumunda ve 23 m yüksekliğindedir. Yapımında harç kullanılmamıştır. Her katı kendi içinde bölümlere ayrılmış olan kule, yöneticilerin yaşadığı bir mekan olduğu kadar, tehlike anında halkın sığındığı ve kent hazinesinin korunduğu güvenli bir yapı olarak da kullanılmaktaydı. Kule kapısı üzerindeki yazıttan, MÖ 3. yüzyılın ikinci yarısında Tarkyares tarafından yaptırıldığı anlaşılmaktadır. Sikkelerin üstünde amblem olarak kullanılan bu gözetleme ve barınma kulesi, yüksek oluşu nedeniyle bugünkü Uzuncaburç’un ismine de kaynak olmuştur. (Aslan, 1991 : 211)
Kiliseler: Hıristiyanlığın bölgeye gelmesiyle 5. Yüzyılda Zeus Tapınağı’ndan dönüştürme kiliseden başka üç kilise daha yapılmıştır. Bunlar kule yakınındaki Stefanos Kilisesi, nekropoldeki Mezarlık Kilisesi ve tiyatro yanındaki küçük bir kilisedir. Bunlardan çok az kalıntılar bulunmaktadır.
Nekropol (Mezar Alanı): Kentin kuzeyindeki bir vadinin her iki yamacına yayılmış olan nekropol alanı, Helenistik, Roma ve Bizans dönemlerinde kullanılmış olup çok sayıda kaya mezarı vardır.

Ura
Uzuncaburç’un 4 km doğusundaki Ura, Helenistik dönemde Olba Krallığı’nın merkezi ve önemli bir ticaret kenti durumundaydı. Bir tepenin üzerinde kurulmuş olan antik kentin günümüze kadar gelebilmiş kalıntılar arasında çeşme binası, su kemeri, evler, tiyatro ve nekropol bulunmaktadır.
Buradaki en önemli yapıtlardan biri olan Çeşme binası Septimus Severus zamanında yaptırılmıştır. Diğer önemli bir eser, nekropolün bulunduğu vadi üzerine kurulmuş, 150 m uzunluğunda, 25 m yüksekliğinde kemerli akuadüktür. Bu su kemerinin korunması ve çevrenin gözetlenmesi için kuleler inşa edilmiş olması yapının önemini göstermektedir. Antik çeşme ile aynı dönemde yapılmış olan çeşme, Bizans İmparatoru II. Justin yönetimi sırasında 566 yılında onarım görmüştür. Çeşmenin yanında bulunan tiyatronun oturma basamakları ile sahnenin bir bölümü günümüze dek ulaşabilmiştir. (Başan, 1993 : 165)
Demircili Yukarı Anıt Mezarı
Silifke-Uzuncaburç karayolunun 10 km’sinde, antik Imbriogon kentinin soylularına ait tek ve çift katlı anıt mezarlar bulunmaktadır. Dört tanesi yol kenarında bulunan anıtmezarlar 2. Yüzyıl Roma dönemi kalıntılarıdır. Ayrıca burada birçok yapı kalıntıları ve eski bir hamam kalıntısı da görülebilir. (Teoman, 1991 : 248)
Cambazlı Kilisesi ve Anıt Mezarı
Cambazlı köyünde Geç Helenistik, Roma ve Bizans dönemine ait yapı kalıntıları bulunmaktadır. Köyle iç içe olan 20×12.5 m boyutlu anıt mezar ile Bizans dönemine ait kilise bulunmaktadır. (Gündüz, 1994 : 186)
Kilikya Aphrodisiası
Antik Karya bölgesindeki Aphrodisias’dan (Karacasu-Geyre) sonra ikinci önemli Aphrodit kentidir.
Silifke-Aydıncık karayolu üzerinde 35. Km’den sonra 14 km’lik stabilize bir yolla ulaşılır. Ovacık yarımadasının berzahının doğu kıyısında yer alan antik bir yerleşim merkezdir. MÖ 7. Yüzyılda bir Doğu Akdeniz kolonisi olarak kuruldu. Kaynakların azlığı nedeniyle hakkında yeterli bilgi yoktur.
MÖ 4. Yüzyılda Pers Satrabı Pharnabazes’in yönetim bölgesi içindeydi. Helenistik dönemde Mısır ve Seleukhos Krallıkları arasında el değiştirdi. Yerleşimin diğer bir önemi de Doğu Katolik kilisesinin önderlerinden St. Pantaleon adına Bizans döneminde burada yapılmış olan kilisedir. Üst yapıları günümüze kadar ulaşmamış olmakla beraber, hayvan figürleri ve geometrik desenlerle süslenmiş taban mozaikleri geniş bir alanı kaplamaktadır. (İnce, 1993 : 174)
Sinekkale
Karadedeli köyünün 8 km kuzeyinde, Kültesir’in 300 m doğusundadır. Bizans dönemine ait kalıntılar arasında kilise dikkati çeker. İki katlı olan ve düzgün yontulu taşlarla yapılan kilisenin içinde sarnıç vardır. Burada çok saygıda yapı kalıntıları ve halen kullanılan su sarnıçları ile güneydoğu yönünde de antik mezarlar bulunmaktadır. (Okandan, 1991 :234)
Atakent (Susanoğlu-Corasium)
Silifke-Mersin karayolunun 15 km’sindeki bugün bir tatil beldesi olan Atakent’in antik ismi Corasium’dur. Geç Roma dönemine ait kent, Isauria Valisi Flavius Uranius tarafından kurulmuştur. Kentte iki ayrı nekrapol, kilise, hamam, sarnıç ve ambar kalıntılarını görmek mümkündür. Bugün denizi, kumsalı ve güneşiyle önemli bir turizm beldesidir. (Erzen, 1993 . 143)
Kıbrıs Barış Harekatı Şehitleri Hatıra Ormanı
Kıbrıs Barış Harekatında şehit düşen 454 subay, astsubay, erbaş ve erimizin anısına Silifke-Gülnar yolunun 5. Km’sinde, Çamdüzü mevkiinde bir 1976 yılında, 9 hektarlık bir alanı kaplayan hatıra ormanı oluşturulmuştur. Şehitlikte Atatürk Anıtı ve tören alanı ile çevresinde şehitlerin sembol mezarları vardır. (Çıplak, 1993 : 259)
Frederik Barbarossa Anıtı
Roma-Germen İmparatoru Frederik Barbarossa, 3. Haçlı Seferi’nde ordusu ile Filistin’e giderken, 10 Haziran 1190 günü Ekşiler Köyü yakınlarında Göksu Irmağı’nda boğulmuştur. 1971 yılında Alman Büyükelçiliği tarafından Frederik Barbarossa’nın boğulduğu yere yaptırılan anıt taş, Silifke-Konya karayolunun 9. Km’sinde yolun sağ kenarındadır. (Anonim, 1992 : 2426)
Taşucu
Antik Çağlardan bu yana, Silifke ve yöresinin limanı olarak işlev gören kıyı yerleşimi, Kıbrıs adasına yakın olması nedeniyle önemli bir konuma sahiptir. MÖ 7. Yüzyılda Yunanlılar tarafından kurulan ve “Holmi” olarak bilinen koloni kenti buranın ilk yerleşimidir. Ancak Asur Krallığı’nın baskıları sonucu burası gelişememiştir. Strabon’a göre Seleukhos Kralı Nikator Holmi halkını Silifke’ye nakletmişti. Holmi kolonisine ait kalıntılar, “Mesuium Port” diye bilinen Ağalimanı’nın hemen yanında yer alır. Burada, Roma dönemine ait yapı kalıntılarında Aslan heykelleri ile 2.50 m boyunda ve İmparator Augustus’a ait olduğu sanılan bir heykel bulunmuştur.
Orta Çağ’da Kilikya Ermeni Krallıkları’nın ve Karaman oğlu beylikleri döneminde, işlevini devam ettiren liman, özellikle 19. Yüzyıl ortalarından itibaren Avrupa ülkeleriyle gelişen ticaret doğrultusunda, Taşucu limanı yakın çevresine ait tarımsal ürünleri ihraç etmekteydi. V.Cuinet’e göre: “İçel Sancağı’nın en önemli kazası Silifke’nin iskelesi Taşucu idi. Buradan daha çok tahıl ve orman ürünleri ihraç edilmekteydi. V.Cuinet’in 1890′da yapılan ihracatla ilgili verdiği bilgiler şöyledir: Buğday ve arpa 900.000 kental, pelit ve meşe palamudu 50.000 kental, yün 10.000 kental, susam 10.000 kental, kuru üzüm 20.000 kental, diğer ürünler 10.000, boynuzlu hayvanlar 10.000 kental. (Atik, 1993 : 272)
Buğday genellikle adalara, Adriyatik kıyısına, Marsilya ve Suriye’ye; meşe palamudu, İstanbul, Odessa (Kırım limanı), İzmir, İtalya ve Avusturya’ya; kereste ise Suriye ve Mısır’a satılmaktaydı. Kereste ihracatı, sayıları 150 ile 200 arasında değişen küçük yelkenli teknelerle yapılmaktaydı.
Taşucu iskelesine, İzmir imanları ile çeşitli ülkelerden yapılan ithal malları içinde en büyük yeri Rus petrolü ile pamuklu bez ve sabun oluşturmaktaydı. V.Cuinet’in 1890′da verdiği rakamlara göre pamuklu bez 500 koli, sabun 500 çuval, kahve 250 çuval, şeker 600 kasa, Rus petrolü 4.000 varil, hırdavat (bıçak, makas vb.) 200 koli, tuhafiye eşyası 200 koli, diğerleri 500 koli.
19. yüzyılda Taşucu iskelesine uğrayan gemiler içinde Osmanlı tekneleri çoğunluktaydı. 6.000 tonajı ile 223 Osmanlı yelkenlisi; buharlı gemilerde ise 72 gemiyle İngilizler, 34 gemiyle Yunanlılar önde gelmekteydi.
Taşucu iskelesi olarak bilinen limanda balıkçı barınağı ve SEKA kağıt fabrikasının limanları vardır. Genişliği 20 m, boyu 163m, denizden yüksekliği 2.5m, su derinliği 7 m olan Taşucu iskelesine 5.000 tonluk ve daha küçük tonajlı gemiler yanaşabilmekte, haftanın her günü çeşitli şirketlere ait feribot ve hızlı katamaran tekneleri sefer yapmaktadır. Mersin limanının ticari ürün ağırlıklı işlevine karşılık, Taşucu limanı, yüksek sayıda yolcu ve motorlu araç taşıma işlevi görmektedir. Bu özellikleri ile turizme katkısı büyüktür. (Topbaşoğlu, 96)
Holmi (Taşucu)
Silifke-Antalya karayolunun 10 km’sindeki günümüz Taşucu limanının bulunduğu yerde, MÖ 7. Yüzyılda kurulan eski bir kolonidir.
Holmi uzun bir süre varlığını sürdürmüş, ancak korsan saldırıları nedeniyle MÖ 1. Yüzyıldan sonra zayıflamaya başlamıştır. Strabon’a göre Büyük İskender’in komutanlarından Suriye Seleukhos Krallığı’nın kurucusu Seleukhos, Seleucia (Silifke) kentini kurarak Holmi halkını buraya yerleştirmişti.
Bizans çağlarında Hagios Theodoros, Orta Çağ’da Latince Portodisan Theodoros, Türk Çağları’nda Silifke iskelesi olarak bilinen yerleşim, günümüzde de eski çağlardaki işlevini sürdürmektedir.
Taşucu limanından KKTC’ye her gün düzenli gemi seferleri yapılmakta, modern bir turistik belde olarak hızla gelişmektedir. (Yıldız, 1992 : 141)
Taşucu Amphora Müzesi
Taşucu Eğitim ve Doğal Hayatı Koruma Başkanı Aslan Eyce’nin koleksiyonunda bulunan amphora ve toprak eserlerin vakfa bağışlanması ile kurulmuştur. Ayrıca, yöre halkının katkılarıyla müze koleksiyonu zenginleşmektedir. MÖ 5. Yüzyıldan itibaren antik döneme ait 300′ün üzerinde amphora ve çeşitli toprak figürlerin sergilendiği müze Akdeniz ticaretinde kullanılan amphora tipleri ve karakteristikleri bakımından önemli özelliğe sahiptir. (Karakaş, 1995 : 259)
Liman Kalesi (Ağa Limanı)
Taşucu-Antalya karayolunun 7. Km’sinde Ak liman olarak da bilinen doğal bir koyun yamacındadır. 15. Yüzyıl ortalarından itibaren Osmanlılar tarafından yoğun biçimde kullanılan korunaklı kale için Evliya Çelebi şöyle yazar: “Silifke’den sonra deniz kenarından güzel bir yolla dört saatte ulaşılır. Kale, Kıbrıs Fatihi Lala Mustafa Paşa tarafından berkitilmiştir. İçinde kale muhafızları, 200 ev, 40 dükkan ve hamamlar bulunmakta ve işlek bir limandır.” (Gündüz, 1994 : 84)
Nesulion (Boğsak Adası)
Boğsak koyundaki Boğsak Adası’nda Roma ve Erken Bizans dönemlerine ait evler, mezarlar, lahitler, sarnıçlar ve kilise kalıntıları bulunmaktadır. (Aslan, 1991 : 287)
Castellum Novum (Tokmar Kalesi)
Taşucu-Antalya karayolunun 22. Km’sinde kuzeye ayrılan 5 km’lik stabilize bir yolla ulaşılan Tokmar Kalesi, denize hakim bir tepe üzerinde 12. Yüzyılda inşa edilmiştir. Yarım yuvarlak burçları ile tipik bir Orta Çağ garnizon kalesidir. Bizans ve Ermeni Krallığı’ndan sonra 1210 yılında Hospitallers Kralı St. John’un denetimine girmiştir. (Özcan, 1991 : 113)
Narlıkuyu
Silifke’ye 20 km uzaklıktaki Narlıkuyu koyu balık lokantaları ile ünlüdür. Antik Çağ ve Hıristiyanlık dönemlerinde Cennet-Cehennem’e gezi ve tapınmaya gelenler için bir deniz kapısı durumunda olan ve Ortaçağ’da Porto Calamie diye anılan koydaki hamam, üç güzeller mozaiği ile ünlüdür.
Dilek (Astım) Mağarası
Cennet obruğunun yaklaşık 300 m batısındadır. İçine helezonik demir bir merdivenle inilir. Toplam uzunluğu 200 m’yi bulan galerileri ilginç görünümlü dikit ve sarkıtları olan mağara, astımlı hastalara iyi gelmektedir. Antik yazar P.Mela’nın verdiği bilgilere göre bu mağara ejderha Typhon’un yaşadığı indir.
6.3. TARSUS
Konumu
Tarsus, İçel’in doğusunda yer alıp İllin en büyük ilçesidir. Doğuda Pozantı ve Karaisalı (Adana), batıda Mersin, kuzeyde Ulukışla (Niğde), Ereğli (Konya) ilçeleri, güneyde Akdeniz ile çevrilidir.
Tarihçesi
Tarsus’un Gözlükule Höyüğünde 1934-1939 yıllarında Hetty Goldman tarafından yapılan kazılar yörede ilk yerleşim Neolitik dönemde başladığını ve Orta Tunç Çağa kadar kesintisiz sürdüğünü ortaya çıkarmıştır.
Kuruluş tarihi ve adının nereden geldiği hakkında çeşitli söylentiler vardır. İslam inanışına göre Tarsus, Ademoğlu Şit Peygamber tarafından kurulmuştur. Diğer taraftan Tarsus adının Kilikya’nın en eski ilahı olarak tanınan Tarhon (Tarkon) isminin zamanla değişikliğe uğramasından geldiği söylenir. Tarsus’un ilk ismi III. Ramses zamanında hiyeroglif yazı ile yazılmıştır. Bu tarihi şehirden Alexander ordusuyla geçtiği sırada Tarsus askeri yönden önemli bir gün yaşamıştır. Mısır Kraliçesi Kleopatra, Roma İmparatoru Antonius, Pers Hükümdarları Kurus, Dara, Makedonya Kralı İskender Tarsus’u ziyaret etmişler. Peygamberlerden Şit Danyal Tarsus’ta yaşamıştır.
Azizlerden İsa’nın Havarisi St. Paul Tarsus’ta doğmuş, yaşamış ve eğitim görmüştür. Filozofların Lokman Hekim, Aristo, Nestor, seyyahlardan Strabon, Diogen, Xenephon ve İslam meşhurlarından Bilali Habeş Tarsus’a gelmişlerdir. Tarsus’da İslam ve Hıristiyan din adamları yaşadığından ve bunlara ait yapılan yapıtlar bulunduğundan İslam ve Hıristiyan alemlerince kutsal sayılır. (Erbil, 1998 : 59)
Tarsus’ta halkın çalışkanlığı ve mühendislerin mahareti o kadar ileri idi ki Cydons’un yatağı taranarak büyük gemilerin bu nehirde sefer yapmalarına olanak sağlanmıştır. Tarsus deniz ve karayolları ile büyük bir ticaret ve kültür merkezi oldu. Böylece bütün Akdeniz ülkelerinde büyük gemilerle Tarsus’a ticari kazanç ve yeni fikirlerle dolu filozoflar geldi. Mısır Kraliçesi Kleopotra’nın Roma İmparatoru Antonius ile Cydnos ırmağında gezinti yaptıkları söylenmektedir.
Tarsus ticaret merkezi olması yanında kültür ve üniversiteler şehri de olmuştur. Tarsus’ta Antoniuse devrinde Yunan bilim adamlarının yazdıkları bütün kitaplar toplanarak 200.000 ciltlik dünyada eşi bulunmayan kütüphanesi zamanın en meşhur üniversitesi olarak belirtilmiştir. Üniversiteler; Atina ve Alexandria üniversitelerinden daha meşhur idi. Tarsus’da bulunan yazılı levhalarda Tarsus’un liberal bir şehir olduğu yazılıdır. Tarsus’un liberal kurumlarından St. Paul ve birçok filozoflar faydalanmıştır. Kozmopolit bir şehir olan Tarsus, Roma kanunlarının ışığı altında idare edilmiştir. Gözlükule kazılarına göre Tarsus’da ilk uygarlık Etiler ile başlamıştır. Hititler ile Asurlar arasında çıkan savaşta Hititleri yenerek Ovalık Klikya’yı merkez yaşmışlardır. Tarsus M.Ö. IV. yüzyılda Persler, M.Ö. 333 yılında Makedonya’lıların (Büyük İskender)’in hakimiyetine girmiştir. İskender’in ölümünden sonra Tarsus ve tüm Klikya, Selefkosların eline geçmiştir. M.Ö. 66 yılında Kilikya bir Roma vilayeti olunca Tarsus Kilikyanın merkezi olmuştur. Tarsus, Abbasiler ve Emeviler döneminde Bizanslılar ile Araplar arasında sürekli el değiştirmiştir. 830 yılında Halife Memur Tarsus’u fethetmiştir. Tarsus 965 yılında Bizanslıların eline geçince uzun süre Bizanslılarda kalmıştır. 1082 yılında Selçukluların aldığı Tarsus 1097 yılında Kudüs’e yürüyen Haçlı ordularınca işgal edildi. 1387 Ramazan oğullarının hakimiyetine geçti.
Mersin ve Tarsus Osmanlı yönetimine daha sonra geçmiştir. Yöre 1485-1490 Osmanlı-Memluk savaşları sırasında birkaç kez el değiştirdikten sonra, 1490 yılında Osmanlıların yenilmesiyle Memlukların egemenliğinde kaldı. Daha sonra 1516 yılında Yavuz Sultan Selim’in Memlukların üzerine düzenlediği büyük sefer sırasında Osmanlı yönetimine girdi. 1839 yılında yeniden Osmanlı topraklarına katılan Tarsus 1888′de Mersin’in ilçesi oldu. I. Dünya savaşında Fransızların işgaline uğrayan Tarsus 27 Aralık 1921 tarihinde işgalden kurtulmuştur. (Çıplak, 1995 : 115)
Adı Nereden Geliyor
Etilerin Tarza, Asurların Tarzi, Aramilerin Tarz, Arapların Tarasis kelimelerinden Latince Tarsus şeklini almıştır.
Gözlükule Höyüğü
Kentin güneydoğsunda bulunan, bugün ağaçlandırılmış ve park olarak kullanılan 300 m uzunluğunda ve 22 m yüksekliğinde bir höyüktür. Burada 1934-1938 ve 1947 yıllarında Hetty Goldman tarafından yapılan arkeolojik kazılarda, yerleşimin Yeni Taş Çağı’nda başladığı ve İslam dönemine kadar kesintisiz devam ettiği anlaşılmıştır. Gözlükule’de Yeni Taş Çağı’na ait ölülerin gömüldüğü küpler, çanak-çömlekler, tabanı yuvarlak taşlarla kaplanmış gıda depoları; Bronz Çağı’na ait silahlar, mühürler, dörtgen planlı taş ve kerpiç evler gibi mimari kalıntılar bulunmuştur. Gözlükule’den çıkarılan eserler, Adana ve Mersin müzelerinde sergilenmektedir. Höyükle ilgili ayrıntılı bilgiler kitabın tarihçe bölümünde verilmiştir. (Öz, 1991 : 72)
Donuktaş (Dönüktaş)
Tekke Mahallesi’ndedir. Anadolu’da Antik Çağlar’dan günümüze kadar gelebilen ve ne amaçla yapıldığı uzun yıllar tartışılan bu anıtsal yapı kalıntısının bir Roma Tapınağı olduğu anlaşılmıştır. Dış duvarlarının uzunluğu 115m, genişliği dıştan dışa 43 m, yüksekliği 7 m, kalınlığı 6.60 m’dir. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nden Nezahat Baydur’un yürüttüğü kazı çalışmalarının sonuçlarına göre, bu yanın bir tapınak olduğu anlaşılmıştır.
Çoğunluğu kaba mutfak kabı türündün Roma Çağı keramiği ile Bizans ve Osmanlı dönemi keramik parçaları karışık durumda ele geçmiştir. İçlerinde bir Helenistik parça ile Demir Çağı’na ait birkaç parça vardır. Roma Çağı’na ait tüm ya da tümlenebilen pişmiş topraktan kandiller, biri yılanbaşlı, ötekiler geometrik bezemeli 3 cam bilezik ve biri II. Constantius’a ait, öteki Geç Bizans döneminden 2 bronz sikke bulunmuştur. Donuktaş’ı gören gezgin Barbaro, 1545 yıllarında yazdığı eserinde buranın bir saray olduğunu belirtir. 19. Yüzyılda yöreye gelen gezgin ve araştırmacılardan Raoul Rochet’e göre: “Yunanlılar tarafından eklemeler yapılmış bir mezardır” diye yazar. F.Rawden Chesney’e göre, burası olasılıkla bir Jüpiter Tapınağı’dır. Mak-Ketner ise ne olduğunu anlayamamıştır. Ancak Yunanlı Pagın Tarihçi Zosimos’un kaynak göstererek buranın Julien Aposta’nın kemiklerinin İran’dan Tarsus’a getirilerek bu görkemli mezarın yapıldığını nakletmektedir. Hollandı’nın Tarsus Konsolosu Barker, 1835′de yazdığı “Kilikya” adlı eserinde: “Donuktaş, bir kral ailesinin mezarıdır. Fakat Serdanapal’in (Asurbanipal) mezarı değildir. Çünkü Serdanapol Ninova’da yakılmıştır” demektedir. Donuktaş, bazı yayınlarda Jupiter Tapınağı olarak da geçmektedir. (Uluğ, 1991 : 203)
Antik Cadde
Sezar, Hatip Cicero, Kleopatra, Mark Antonius, St. Paulus ve nice tarihi kişiler bu cadde üzerinde yürümüşlerdir.
1993 yılında Tarsus Belediyesi’nin Cumhuriyet alanında başlattığı temel hafriyat ile ortaya çıkmıştır. 1995 yılında Berdan Tekstil Sanayi ve Ticaret AŞ’nin katkılarıyla, L.Zoroğlu’nun başkanlığında; 8000 metrekarelik alanda yapılan arkeolojik kazılar sonucunda, doğu-batı yönünde bir cadde ile çevresinde çeşitli dönemlere ait yapı kalıntıları ortaya çıkmıştır.
7 m genişliğinde bazalt taşları ile kaplı cadde, balık sırtı profillidir. Her iki yanında yüzey sularının drenajı için kum taşından yapılmış, iç bükey şeklindeki yağmur kanalları bulunmaktadır. Caddenin en ilginç özelliği ise altında 2.20 m yüksekliğinde 70 m genişliğindeki bir ana kanalın varlığıdır. Bu büyük kanal sel sularını çevreye zarar vermeden Regma Lagün gölü yönünde tahliye etmekteydi.
Caddenin iki yanındaki podyum üzerinde 2 m aralıklarla 1.20 m çapında sütunlar bulunmaktaydı. Korint tipi başlıklar taşıyan bu sütunların oluşturduğu revakın bir çatıyı desteklediği tespit edilememiş.Yolun diğer kıyısında ise henüz bir revak bulunamamıştır. L.Zoroğlu’na göre, caddeden sodaha sonra inşa edilen bu sütunlu revak, büyük olasılıkla Roma İmparatoru Hadrianus’un Tarsus’u ziyareti nedeniyle yapılmıştır.
Bu çalışmalar kapsamında kazı alanının güneybatısında 2. Yüzyılda yapılmış oluduğu anlaşılan bir eve ait mozaik avlu bulunmuştur. (Akgündüz 1991 : 181)
Kleopatra Kapısı (Deniz Kapısı)
Tarsuslu yerli halkın “Kancık Kapı” olarak adlandırdığı Kleopatra Kapısı ayakta kalan tek antik kent kapısıdır. Bizans döneminde inşa edilen kent surlarının Dağ kapısı, Adana kapısı ve Deniz kapısı bulunuyordu. Evliya Çelebi, seyahatnamesinde Tarsus’u anlatırken, bu kapı için “İskele Kapısı” diye yazmıştır. Yapımında kesme taşlar ve horasan harcı kullanılmış, kemeri at nalı şeklinde ve yerden yüksekliği 6.17 m, derinliği ise 6.18 m’dir.
İç içe iki surdan oluşan kentte, savaş anında kapılar kapanmaktaydı. Kleoptra kapısı da bu surların kapılarından birisidir. Mısır’ın ünlü Kraliçesi Kleoptra’nın Romalı General Antonius ile Tarsus’da buluşmak üzere geldiklerinde o zamanın limanı olan Gözlükule de büyük bir törenle karşılanarak Deniz kapısından kente geldikleri söylenir. Bu nedenle Deniz kapısına Kleopatra kapısı da denilir. Deniz kapısı daha sonraki yıllarda yıkılmış, yerine devşirme taşlardan bugünkü kapı yapılmıştır. Son yıllarda yapılan restorasyonla kapının orijinal özelliği kalmamıştır. (Özcan, 1991 : 205)
St. Paulus Kuyusu
St. Paulus MS 3 yılında Tarsus’ta doğmuş ve babasının mesleği olan çadır bezi dokumacılığı yapmıştır. Musevi Roma vatandaşı olan Aziz, ilk öğretimini Tarsus’ta yüksek öğretimini Kudüs’te tamamlamış, daha sonra İsa’nın Havarisi olmuştur. Tarsus’ta St. Paulus’un doğduğu ve yaşadığı ev olarak bilinen yapı kalıntısının ortasında bulunan kuyunun suyu, halk arasında şifalı olarak bilinir.
Bazı Hıristiyanlar hacı olmak için Kudüs’e gitmeden önce Tarsus’a uğrayarak St. Paulus’un kuyusundan şifalı ve kutsal suyu içerler. Bu nedenle St. Paulus kuyusu, Hıristiyanlarca önemli bir ziyaret merkezidir. (İnce, 1993 : 192)
Altından Geçme (Roma Hamamı)
Kentin merkezinde anıtsal antik bir yapı kalıntısı olarak göze çarpar. Tuğladan örülü, altından motorlu araçların da geçebileceği büyük kemer ve hamam duvarlarının bir kısmı, 19. Yüzyıla ait konutların içinde kalmıştır. Bu kalıntılar, Roma döneminde kente teraziler ve kemerlerle su getirilmesinden sonra inşa edilen hamam kalıntısına aittir. (Kara, 1993 : 152)
Eski Hamam
Yeni Vakıf İşhanı’nın yanında, Roma döneminden kalma bir hamamdır. Altından Geçme’nin uzantısı, Eski Hamam’ın olduğu yere de kadar uzanır. Kapının yanındaki kitabede H.1290, M.1873 yılında onarım gördüğü yazılıdır. Efsanevi Yılanlar Padişahı Şahmeran’ın burada kesildiğine ve kanının bu hamamın duvarlarına sıçradığına inanıldığından “Şahmeran Hamamı” da denilmektedir. (Akbaş, 1995 : 109)
Roma Yolu
Roma yolu, Tarsus’a 15 km uzaklıkta Sağlıklı köyünün yukarı kısmında bulunmaktadır. Roma yolu yüksek bir yerde olup, buradan Tarsus ve civarı sahile kadar görülebilmektedir. Yolun genişliği 2.94 ile 3.00 metre arasında değişmektedir. Sağlam kalan yerlerin uzunluğu 3 km kadardır. (Baysal, 1994 : 272)
Jüstinianus Köprüsü (Baç Köprüsü)
Adana-Ankara karayolunun Tarsus girişinde ve kuzeyinde bulunan bu üç gözlü köprü, Bizans İmparatoru Jüstinianus tarafından Tarsus Çayı üzerinde inşa ettirilmiştir. Eski dönemlerde köprü geçişinden para alınması nedeniyle, bu köprüye vergi anlamına gelen “Baç” adı verilmiştir. (Göktürk, 1995 : 298)
Eski Cami – St. Paulus Kilisesi
Çarşıbaşındaki kilisenin 1102 yılında St. Paulus Katedrali olarak yapıldığı söylenmektedir. Roma stilinde kalın ve yüksek duvarları, iç kısmı geniş dışa bakan tarafı dar, derin pencereleri ve kalın sütunları ile dikkat çekicidir. 1415 yılında Ramazan oğlu Ahmet Bey tarafından onarılarak camiye çevrilmiştir. (Atik, 1993 : 205)
Bilali Habeşi Mescidi
Arap ordularının Tarsus’u fethi sırasında Hazreti Peygamberin müezzini olan Bilali Habeşi, şimdiki mescidin bulunduğu yerde ezan okuyup namaz kıldırılmıştır. Kutsal sayılan bu yerde mescit ve kuyu yaptırılmıştır. (Teoman, 1991 : 211)
Mehmet Felah Türbesi
1342 yılında Tarsus’u Ermenilerden olan ve sonra şehit düşen Harzemli Felah oğlu Nurettin’in türbesidir. Demir kapıdaki bu türbede adak adanır, mum yakılır. (Topbaşoğlu, 1990 : 140)
Kubat Paşa Medresesi
1557 yılında Kubat Paşa tarafından kesme taştan yaptırılmıştır. Batısında, dışa taşkın bir giriş portali vardır. Girişteki eyvanın karşısında dört basamakla çıkılan asıl eyvan yer alır. Bunun üstü pandantifler aracılığıyla ana duvara oturan kagir ile örtülüdür. Avlunun kuzey ve güneyinde öğrenci odaları yer alır. Kubat Paşa Medresesi, bugün Tarsus Müzesi olarak kullanılmaktadır. (Çıplak, 1993 : 104)
Ulu Cami
Ulu Cami, 1579 yılında Ramazan oğlu Piri Paşa’nın oğlu İbrahim Bey tarafından St. Pier Kilisesi kalıntılarının üzerine erken dönem Osmanlı üslubunda yapılmıştır. İnşaatında tümüyle kesme taş kullanılan 47×13 m boyutlarında dikdörtgen planlı tek minareli camiye, kuzey yönünden abidevi taç kapıdan girilir. Taç kapı, Memluk mimari özelliklerini taşıyan siyah-beyaz mermerlerle süslüdür. Doğu-batı doğrultusunda baklava dilimli mermer sütunların taşıdığı 16 kubbeli, revaklı avludan 5 kapı ile ibadet mekanına girilir. Caminin içi doğu-batı doğrultusunda üç nefe ayrılır. Mukarnaslı mermer mihrabı, klasik Osmanlı üslubunda yapılmıştır. Caminin iç mekanı sütunları “İran Kemeri” denilen yarı sivri kemerlerle birbirine bağlanmıştır. Caminin doğu kısmına bitişik türbede Şit Aleyhisselam, Lokmanhekim ve Halife Memun’un mezarları vardır. (Başal, 1993 : 216)
Eski Cami St. Paulus Kilisesi
Çarşıbaşındaki kilisenin 1102 yılında St. Paulus Katedrali olarak yapıldığı söylenmektedir. Roma sitilinde kalın ve yüksek duvarları, iç kısmı geniş, dışa bakan tarafı dar, derin pencereleri ve kalın sütunları ile dikkat çekicidir. 1415 yılında Ramazan oğlu Ahmet Bey tarafından onarılarak camiye çevrilmiştir. (Göktürk, 1995 : 115)
Makam-ı Şerif Camii ve Daniyal Peygamber Kabri
Makam-ı Şerif Camii, kentin merkezinde 1857 yılında yapılmıştır. Cami eski ve yeni bölümlerden olmak üzere iki ayrı özellik gösterir, bugün camiye giriş 22×23 m boyutlarındaki tek sıra sütunlu yeni yapıdan sağlanmaktadır.
Caminin mihrabı düz ve sadedir. Doğusunda Daniyal Peygamber’in kabri yer almaktadır. Bu nedenle camiye “Makam Camii” adı verilmiştir.
Evliyalar kenti Tarsus’da “Daniyal Peygamber’in” mezarının bulunması, Tarsus için önemli bir kültürel ve turizm potansiyelidir. Daniyal Peygamber, Babil Kralı II. Nebukadnesar (MÖ 605-562) zamanında yaşamış; Babil’de tutsak olan Yahudileri kehanetleriyle kurtarmış bir peygamberdir. Söylenceye göre; Babil Kralı, rüyasında İsmailoğulları’ndan gelecek bir çocuğun kendi tahtını sarsacağını görmesi üzerine İsmailoğulları’ndan doğan tüm erkek çocukların öldürülmesini emretmiştir. Bu durum karşısında Daniyal Peygamber doğunca ailesi onu dağ başında bir mağaraya bırakmış, mağarada bir erkek ve bir dişi aslanın yanında büyüyen Daniyal, delikanlı olunca kavmi arasına karışmıştır. Başından geçen olayın sembolü olarak, parmağındaki yüzük üzerinde iki aslan arasında duran bir çocuk tasviri vardır.
Bir kıtlık senesinde Tarsus’a davet edilen Daniyal Peygamber’in, Tarsus’a gelmesiyle birlikte bolluk yaşanmıştır. Bu nedenle Daniyal Peygamber Babil’e geri gönderilmemiş, ölünce Tarsus’da şimdiki Makam Cami’nin bulunduğu yere gömülmüştür. (Uluğ, 1995 : 217)
Beyaz Çarşı (Kırk Kaşık)
Ulu Cami’nin batısında bulunan 1579 yılında Ramazan oğlu İbrahim Bey tarafından Ulu Cami ile birlikte yaptırılmıştır. Ulu Cami’nin doğusunda yer almaktadır. İmarethane olarak uzun yıllar kullanılmıştır. 1954 yılında restore edilerek çarşı haline getirilmiştir.
Yapı, batı girişinin iki yanında yer alan iki kubbe ve tonozla örtülü dükkanların duvarlarına binen mermerlerin taşıdığı beş kubbe ile örtülüdür. Orta kubbesinde aydınlık feneri bulunmaktadır. Kubbeyi taşıyan kemerler sivri, giriş kapılarının kemerleri ise yayvandır. Dükkanların ikisi yayvan kemerlerle orta mekana açılır. Friz süsü olarak kullanılan motifler, yerli halk tarafından sapsız kaşıklara benzetildiğinden Beyaz Çarşı’ya “Kırk Kaşık” da denilmektedir. (Soylu, 1989 : 187)
Ortodoks Rum Kilisesi
Cumhuriyet Mahallesi’ndedir. 1850 yılında Rum cemaati tarafından yaptırılan kilise, duvarları kesme taşla kaplı kâgir bir yapıdır. Batısında üç sivri kemerli giriş kısmından sonra haç şeklinde nişan odasındaki kapıdan binaya girilir. Binanın kuzeydoğu köşesinde çatı boyunu aşmayan dört yuvarlak sütunlu çan kulesi vardır. Doğudaki apsis ve yanlardaki iki bölmeli çatıları kısmen tahrip olmuştur. Girişin tam karşısındaki kemerli mermer bir kapı ve iki yanında ikişer penceresi bulunan apsis kapı yer almaktadır. Apsis üzerindeki tavanda meleklerin tasvir edildiği freskler sağlam vaziyettedir. Orta bölümdeki Havarilerin işlendiği freskler kısmen bozulmuştur. (İnce, 1993 : 183)
Eshab-ı Kehf (Yedi Uyurlar) Mağarası
Tarsus’un 12 km kuzeyinde bulunan Eshab-ı Kehf mağarası, Hıristiyan ve Müslümanlarca kutsal bir ziyaret yeri olarak kabul edilir. Mağara dört köşe olarak kayadan oyulmuştur ve 15-20 basamakla girilir. Mağaranın üstünde 1873 yılında Sultan Abdülaziz tarafından yaptırılan camiye sonradan üç şerefeli bir de minare eklenmiştir.
Eshab-ı Kehf diye adlandırılan ve kutsal kişiler olarak bilinen, Hıristiyanlarca 7, Müslümanlarca 8 evliya olarak kabul edilen Yelmiha, Mekselina, Mislina, Mernuş, Sazenuş, Debernuş ve Kefeştetayuş adındaki yedi genç ve köpekleri Kıtmir’e ait söylencenin çeşitli versiyonları vardır. Bazı değişikliklerle birlikte bunların hepsinde anlatılan ortak söylence şöyledir.
St. Paulus’un Hıristiyanlık kurallarını yaydığı tarihlerden uzun bir süre sonra, Arap kaynaklarında Takyanus olarak geçen (Diocletianus?) Roma İmparatoru Tarsus’a gelmiş ve çok tanrılı dönemde tek tanrıya inandıkları için bu gençleri huzuruna çağırarak, onlara Roma dinine bağlı kalmalarını, aksi taktirde kendilerini öldürteceğini söylemiştir. Tek tanrıya inançlarından vazgeçmek istemeyen bu gençler İmparator tarafından verilen birkaç günlük zamandan yararlanarak Tarsus yakınlarındaki bu mağaraya sığınmışlar ve orada mucizevi bir şekilde 300 yıl süren bir uykuya yatmışlardır. İçlerinden ilk uyanan Yemliha, yiyecek almak için kente gittiğinde, elindeki paranın çok eski ve anlattıklarının akla uygun olmadığı anlaşılınca, onunla beraber mağaraya giderler. Ancak mağarada yedi yavru kuşun tünediği bir yuvadan başka bir şey göremezler. Bu nedenle bu mağaraya Yedi Uyurlar Mağarası olarak da anılır.
Bu sonuç İslami versiyonda ise şöyledir: Mağaraya gelenler, içerde altı kişinin namaz kıldığını görürler. Yemliha dışarıdakileri bırakıp mağaraya girer ve ondan sonra yedisi de görünmez olurlar.
A.Akagündüz, Y.Baş, R.Tekin, O.Kaşıkçı’nın hazırladıkları bir akademik çalışmaya göre; yazarlar, bu söylenceyi Kuran’ın Kehf suresinin 9-26 ayetlerinin açıklamasıyla ele almışlardır. Ayrıca 34′ü Türk-İslam, 2’si batılı olmak üzere 36 kaynağın sonuçlarına göre yayınladıkları kitapta, bu söylencenin yeri, Tarsus’daki Eshab-ı Kehf olarak gösterilmektedir. T.A.Çağlar, bu konuya farklı bir bakış açısı ile yaklaşarak, olayın geçtiği söylenen yerdeki konik dağ yapısını bir dağ kültü, isimlerin ise “nuş ve yüş” şeklinde ekler almasının, İslami veya antik olmaktan çok Labarnaş veya Hattuşaş gibi Hitit, Luwi veya Que kökenli olabileceğini öne sürmektedir. Bu durumda yeri ve kime ait olduğu tartışmalı olan bu söylenceye dikkat edilmesi gereken farklı bir versiyon daha ortaya çıkmaktadır. (Erbil, 1998 : 153)
St. Paulus Kuyusu
St. Paulus MS 3 yılında Tarsus’ta doğmuş ve babasının mesleği olan çadır bezi dokumacılığı yapmıştır. Musevi Roma vatandaşı olan Aziz, ilk öğrenimini Tarsus’ta, yüksek öğrenimini Kudüs’te tamamlamış, daha sonra İsa’nın Havarisi olmuştur. Tarsus’da S.Paulus’un doğduğu ve yaşadığı ev olarak bilinen yapı kalıntısının ortasında bulunan kuyunun suyu, halk arasında şifalı olarak bilinir.
Bazı Hıristiyanlar, hacı olmak için Kudüs’e gitmeden önce Tarsus’a uğrayarak St. Paulus’un kuyusundan şifalı ve kutsal suyu içerler. Bu nedenle St. Paulus kuyusu, Hıristiyanlarca önemli bir ziyaret merkezidir. (Akgündüz, 1991 : 128)
Şahmeran Söylencesi
Bugün kentin merkezinde heykeli bulunan Şahmeran, yılan gövdeli, erkek başlı bir yaratık olarak bilinir. Efsaneye göre, Misis’de oturan ve yılanların kralı olarak kabul edilen Şahmeran, o zamanki Tarsus Kralı’nın kızına aşık olmuş. Güzel Prenses, Eski Hamam’da yıkanırken Şahmeran hamamın üstüne çıkıp kubbe deliğinden gizlice onun yıkanışını seyredermiş, bir defasında yine seyrederken hamamın içine düşmüş ve o zaman Prensesin koruyucuları Şahmeran’ın başını keserek onu öldürmüşler. Bugün hamamın iç duvarlarındaki kırmızı lekelerin, Şahmeran’ın vücudundan fışkıran kanlar olduğuna inanılmaktadır. Yine bir efsaneye göre, bu olaydan yılanların haberi yokmuş, haberleri olduğunda Tarsus’u ve yöresini basıp insanları öldüreceklermiş. (Akbaş, 1995 : 239)
Saat Kulesi
Ulu Cami avlusunun kuzeybatısındadır. 1890 yılında Kaymakam Ziya Bey tarafından yaptırılmıştır.
Tarsus Kalesi
Tarihçe bölümünde anlatıldığı gibi Orta Çağ Arap yazarları ve Evliya Çelebi’nin anlattıkları 5 kapılı, iç ve dış surları olan kale, 1832 yılında Tarsus’u işgal eden Mısırlı İbrahim Paşa’nın burada inşa ettirdiği bazı yapılar için taşları sökülerek devşirilmiş, daha sonra da devam eden bu türlü devşirmeler sonucunda kale adeta yok edilmiştir. (Yıldız, 1992 : 182)
Tarsus Şelalesi
Kentin 3 km kuzeyinde bulunan Tarsus Çayı üzerindedir. Çay buradan 3 ila 5 m’lik yüksekliklerden dökülerek şelaleyi oluşturur. Romalılar döneminde çay kentin ortasından geçmekte, şelalenin bulunduğu alan ise nekrapol (mezarlık) olarak kullanılmaktaydı.
Buradaki doğal konglomera yapısı, birçok yerde oyularak kaya mezarları haline getirilmişti. Ancak 6. Yüzyılda Bizans İmparatoru Justinianus zamanında akarsu yatağının değiştirilmesi ile mezarların bulunduğu alan su altında kalmıştır. Suların yaz aylarında azaldığı dönemlerde şelalenin altındaki mezarlar görülebilmektedir. (Mansel, 1997 : 198)
Tarsus Evleri
Eski Tarsus evlerinin olduğu sokaklara girdiğinizde; beton yığınlarından kurtularak, kendinizi birden tarihi yapıların içinde bulursunuz. Sokaklarında yürürken iki yanda yükselen evlerin zamana direnen soylu mimarileri sizi etkileyecek ve onları yaptıranların, yapan ustaların ve mimarların estetik kaygılarını görerek saygı duyacaksınız. Birden geçmişte kalan bir tarihin canlı belgelerin bırakıp güncele gelmek size zor gelebilir. Ama bilin ki o harikalar hep direnecek ve bize bu güzellikleri yaşatmaya devam edecekler; yeter ki biraz korumayı bilelim, onları yalnız bırakmayalım.
Tarsus’taki geleneksel yapılar, tümüyle yöredeki yapı malzemeleri ve ustalarla gerçekleştirilmiştir. Yöred bolca bulunan kireçtaşı ve Toroslar’daki ormanlardan ağaç bulma olanağı sonucu taş ve ağaca dayalı mimari gelişmiştir. Kesme taş duvarların halıları, döşeme ve çatı kirişlemeleri, hayatları taşıyan dikmeler, döşeme kaplamaları, dolaplar, kapılar, pencere doğramaları, kapakları, kafesler hep ahşaptan yapılmıştır. Ahşap işçiliği taşıyıcı sistemde kaba olarak kalmakla birlikte konsol, kapı, merdiven, pencere doğraması, sergen gibi ayrıntılarda ince bir işçilik göstermektedir. Üst kat döşemesini taşımak için birçok evin alt katında, avluya bakan bölümlerde ve depo mekanları içinde taş ayaklara veya devşirme sütunlara oturan kemerli düzenler oluşturulmuştur. Bezemeli kapılar ve strüktürel anlamı olan konsollarla birlikte bu ayrıntılar Tarsus’ta yüksek bir taş işçiliğinin geliştiğinin kanıtıdır. Sıcak havanın etkisini azaltmak için, bitişik düzendeki dar sokaklar, sık sık meydanlara açılarak kente ferahlık sağlar. Konutların çoğu 19. Yüzyıla aittir. Bir bölümü 20. Yüzyıl başında yapılmıştır. 19. Yüzyılda tarıma dayalı olarak gelişen üretim ve ticaret, özellikle ekonomik açıdan kenti zenginleştirmiş ve geliştirmiştir. Bu varsıllık, Tarsus evlerine dikkat çekici bir biçimde her yönüyle yansımıştır. Kentsel sit alanında mevcut konutlar üç tip altında toplanabilir. Tek veya iki katlı taş evler, ahşap-taş karışımı iki veya üç katlı evler, tümüyle taş olan tek veya iki katlı evler. (Artan, 1994 : 215)
6.4. ANAMUR
Anamur, İçel İlinin batısında yer alarak doğusunda Gülnar, batısında Gazipaşa, kuzeyinde Ermenek İlçeleri bulunur. Anamur, dik yamaçlarla denize alçalan Toros Dağlarının eteklerinde, kuzeybatı-güneydoğu yönünde akan Sultansuyu Çayının doğu kenarında Akdeniz kıyısının en güney noktasında ve Orta Toroslardan Karagedik dağının Akdeniz’e uzantısından oluşan Anamur Burnu’nun 7 km.’de kuzey doğusunda denizden 3 km. içinde kurulmuştur.
1869 yılında ilçe olan Anamur, Mersin-Antalya karayolu üzerinde Mersin’e 223 km. uzakta olup muzu ile meşhur İçel’in şirin ilçelerinden biridir. İlçenin yüz ölçümü 1280 km2 olup nüfusun 1990 yılı Nüfus sayımına göre ilçe merkezinde 37.335 köyleriyle birlikte 65.767′dir.
Adı Nereden Geliyor
Anemurium sözcüğü “anem”, burun, “urium” rüzgar serin anlamındadır. Gerçekten de Anamur’da en sıcak aylarda bile rüzgarlar serin esmektedir.
Tarihi ve Kültürel Çevre
Tarihçe
Geçmişi Antik Çağlara uzanan Anamur ilçesinin antik adı Anemurium’dur. Günümüzde ilçe merkezinin 6 km. güneybatısındaki kalıntılar roma ve Bizans dönemlerine aittir. Ancak çok daha önceki yüzyıllarda buranın, erken Akdeniz kolonizasyonuna ait bir ticaret iskelesi olduğu bilinmektedir. MÖ 1. Yüzyılda Romalıların Küçük Asya Eyaleti olan Kilikya bölgesi içinde kalan Anamur’da 4. Yüzyıldan itibaren Bizans yönetimi başlamış ve bu dönemde kent yeniden inşa edilmiştir. Müslüman Arapların yöreye gelmeleri 8. Yüzyılda Abbasi Halifesi Mansur dönemine rastlamaktadır. Anamur, 11. Ve 12. Yüzyılda Selçukluların daha sonra Karaman oğulları Beyliği’nin yönetimine girmiş, 1471 yılında da Fatih Sultan Mehmet’in komutanlarından Gedik Ahmet Paşa tarafından Osmanlı topraklarına katılmıştır.
1867′de Konya Vilayetine bağlı İçel Sancağı’nın bir kazası olan Anamur, 1877′de İçel Sancağı Adana Vilayeti’ne bağlanınca, Adana Vilayeti İçel Sancağı’nın bir kazası durumuna gelmişti.
V.Cuinet, 19. Yüzyılda Anamur iskelesine gemilerin daha çok yaz aylarında uğradığını yazmaktadır. Limana ayda bir düzenli olarak yalnızca Compagnie Bells Şirketi’nin gemileri gelmekteydi. Osmanlı yelkenlileri, Anamur’un deniz trafiğinde ağırlıklı bir yere sahipti. V.Cuinet, 1890′da Anamur’dan dış ülkelere gönderilen en önemli ürünlerin; kereste, buğday ve arpa olduğunu yazar. Buradan ihraç edilen kerestenin toplam değeri 350.000 frank idi. Ayrıca, Taşucu ve Kilindire’de olduğu gibi, İçel yöresinin ormanlarından elde edilen pelit ve meşe palamudu da önemli ihraç ürünleriydi. 19. Yüzyıl sonunda Anamur’un gümrük geliri yılda 150.000-200.000 kuruş arasında değişmekteydi. 1869 yılında ilçe olmuştur. (Göktürk, 1995 : 163)
Eski Anamur (Anemurium)
Anamur ilçe merkezinin 6 km güneybatısındadır. Kentin ne zaman kurulduğuna dair herhangi bir bilgiye ulaşılamadığı gibi roma İmparatorluk Çağı öncesine giden kalıntılara da bugüne kadar henüz rastlanmamıştır. Kentin adı sadece bir liman listesinde geçtiği için MÖ 4. Yüzyılda var olduğu bilinmektedir. Anemurium’un adının “rüzgarlı yer” anlamında kullanıldığı da antik kaynaklarca ifade edilir. 1. Yüzyılda kentin çevresine ilk surların yapıldığı, bir süre Kommagene Kralı Antiochos’un (38-72) yönetimine bırakıldığı tarihi bilgiler arasındadır. Kıbrıs’a yakın olması nedeniyle, özellikle Romalılar zamanında bir ara istasyon konumunda olan Anemurium, aynı zamanda kara yoluyla Toroslar’daki en önemli Roma kentlerinden biri olan Germanikopolis ile bağlantılıydı. Böylece, bölgedeki doğal kaynakların ihraç edildiği önemli bir ticaret kenti olmuştur.
Anemurium, 260′da Sasaniler tarafından ele geçirilmiş 4. Ve 5. Yüzyıllarda Toroslar’dan gelen korsanlar tarafında sık sık tahrip edilmişti. 650 yılında Arap akınlarına uğrayan kent, bu tarihten sonra terk edilir. 12. ve 13. Yüzyıllarda Anadolu Selçukluları’nın Mamure Kalesini ele geçirmelerinden sonra, bölge Türk egemenliğine girer. Anemurium kenti yukarı ve aşağı kent olmak üzere iki bölüme ayrılır. En göz alıcı yapıları; surlar, 3 adet hamam, tiyatro, odeon (konser salonu) ve palestra aşağı kenttedir. Liman Caddesi’nin her iki yanındaki kaldırımların belirli bölümlerinde yer yer zemin mozaikleri bulunmuş olup, bunların bir kısmı müzede sergilenmektedir. Kentin surları dışında kalan mezarlığı, Anadolu’nun ne iyi korunmuş örneklerinden biridir. Tonozlu mezarların tek ve iki katlı örneklerinin bir kısmının duvarlarında freskler ve mozaikler bulunmaktadır. Kentin içme suyunu sağlayan su kemerleri dışında, Erken Hıristiyanlık dönemine ait kilise kalıntıları bulunmaktadır. (Kara, 1993 : 156)
Hamam
Anemurium hamamı, Romalılar zamanında yapılmıştır. Zemini mozaiklerle kaplı, 2 katlı olan hamamın giriş kapısı önündeki yazıtta şöyle yazılıdır: “Hamama hoş geldiniz, iyi temizleniniz”.
Odeon
Odeon, Anemurium harabeleri içerisinde, denizden 500 m. uzaklıkta sol tarafta bulunmaktadır. Roma tarzındaki oturma yerleri, yarım daire şeklinde taştan kademeli olarak yapılmıştır. Odeon’un orkestra yerinin tamamı mozaiklerle kaplıdır. Platformun her iki yanında “paradoi” veya “paradoks” denilen iki giriş kapısı bulunmaktadır. Bu kapılar konser salonuna girişi sağladığı gibi sanatçıların da salonuna girişini sağlamaktaydı. (Solvaz, 1992 : 251)
Mamure (Anamur) Kalesi
Silifke-Anamur karayolu üzerinde, Anamur’un 6 km. güneydoğusunda deniz kenarında yer alan Mamure Kalesi’nin torumu 23.500 metrekaredir.
3. yüzyıl veya 4. Yüzyılda Romalılar tarafından yaptırılmış olan kale, sonraları Bizanslılar ve Haçlılar zamanında genişletilmiştir. Selçuklu Sultanı Aleaddin Keykubat tarafından 1221 yılında ele geçirildiği sırada yıkılan kalenin yerine bugünkü kale yapılmıştır. Daha sonra burası Karaman oğulları ve Osmanlılara geçmiştir.
Bir kervansaray görünümünde olan Mamure Kalesi, en iyi korunmuş Anadolu kalelerinden biridir. Kuleleri, surları ve mazgalları halen ayaktadır. Kalenin beden duvarının üzerinde bulunan tek kitabede 1450 (Karaman oğlu İbrahim zamanı) tarihi yazılıdır. Şikari tarihine göre; “Anamur ve Taşeli’nin kafirler tarafından zapt ve harap edilmesi üzerine Karaman oğlu Mahmut Bey (1300-1308) 36.000 kişilik ordusuyla düşmanı bozguna uğratıp kaleyi ele geçirmiş, mamur edip, adını Mamuriye koymuştur.” Kaydı geçer. Bir hendekle çevrili bulunan 36 kuleli kale, üç avludan oluşmuştur. Batı avlusunda halen ibadete açık, onarım görmüş tek minareli tarihi bir cami bulunmaktadır. İki bölümden oluşan kalede, iç içe iki sur ve surlar üzerinde kaleyi bütünüyle dolaşan ve bir taraftan bir tarafa geçişi sağlayan burçlar arasında bir yol vardır. Bu yol üzerinde 35 normal, 4 büyük olmak üzere 39 kule bulunmaktadır. (Baysal, 1994 : 284)
Ak Cami
Karaman oğulları döneminde 1326′da yapılan cami, daha sonra yapılan yivli minaresi ile ilgi çekicidir. Karşısında Karamanoğulları’ndan kalma bir han ve bir köprü bulunmaktadır. (Göktürk, 1995 : 2989
Ala Köprü
Dragon çayı üzerinde 1230 yılında Selçuklular tarafından yapılmıştır. Yapımı süren Anamur-Sinop Atatürk karayolu bu köprüden geçmektedir.

Köşebüklü Mağarası
Anamur’un 9 km kuzeybatısında, Ovabaşı köyünde bulunan bu mağara 500 metrekarelik alana oturmuştur. İçinde dikit ve sarkıtların yer aldığı bu mağaradaki tedavinin astımlılara ve kısır kadınlara iyi geldiği yöre halkınca söylenmektedir. (Kara, 1993 : 283)
Çukurpınar Mağarası (Düdeni)
Anamur’un kuzeyinde 46 km. uzaklıkta 1880 m yüksekliktedir. Taşeli platosundaki Sugözü yakınında Çukurpınar yaylasındadır. 1990 yılında bulunan ve Türkiye’nin en büyük mağarası olduğu söylenen bu mağaranın tahmin edilenden de büyük olabileceği düşünülmektedir. Son araştırmalara göre 924 metreye kadar inilmiştir. Mağaracılar tarafından yapılan araştırmalar halen sürdürülmekte olup, şimdiki araştırmalara göre dünyanın ikinci büyük mağarası durumundadır. (Aslan, 1991 : 162)
Kaledıran Kalesi
Kentin 52 km. batısında, Kaledıran köyü yakınındaki bu gözetleme kalesi ve köy kalıntıları Bizans döneminden kalmadır.
Kalınviran Örenleri
İlçe merkezinin 2 km. yakınındaki eski Yunanlılardan kalma tapınaklar; Romalılardan kalma bazı mezarlar ve anıtlar; Bizanslılar dönemine ait olduğu sanılan kilise kalıntıları bulunmaktadır.
Deniz Feneri
1911 yılında Fransızlar tarafından yapılmıştır. Halen faal durumdadır.
Anamur Müzesi
Müzede etnoğrafik ve arkeolojik eserler bölüm, kütüphane, fotoğrafhane, laboratuar, konservasyon ve sanat galerisi gibi üniteler bulunmaktadır.
Arkeolojik bölümde Helenistik, Roma ve Bizans dönemlerine ait eserler sergilenmektedir. Bozyazı’daki kazıda motifli altın diadem; Anamur Nekropolü’nde bulunan 36 parça ajurlu Bizans yapısı altın objeler, bronz Athena, kantar ağırlığı, müzenin önemli eserleri arasında yer almaktadır.
Anamur kazılarında çıkartılan ve çoğu mitolojik sahneleri içeren bitki ve geometrik desenli insan figürlü mozaik örnekleri ile MÖ 6. Yüzyıla ait ve Aydıncık’da bulunan kırmızı ve siyah figür tekniğinin en güzel uygulamaları olan lekitoslar; Helenistik, Roma ve Bizans dönemlerine ait taş kitabe, mil taşları, taş ve pişmiş topraktan heykeller ve kabartmalar, Anamur kazılarında bulunan insan yüzlü kandil örnekleri, taşın bir dantel gibi işlendiği bitkisel süs ve hayvan figürlü taş işleme örnekleri, müzede sergilenmekteydi. Etnoğrafik bölümde geleneksel sanatların örnekleri, Yörük eşyaları ve “Post Yanışlı” kilim türleri, zengin bir koleksiyon oluşturmaktadır. (Zoroğlu, 1994 . 236)
6.5. MUT hakkında bilgi
Konumu
Doğuda Silifke, batıda Ermenek, güneyde Gülnar ilçeleri ve kuzeyde Karaman ili ile çevrilidir. Mut, ilin kuzey-batısında Mersin’e 165 km. uzaklıkta İç Anadolu’yu Akdeniz’e bağlayan Mersin-Karaman karayolu üzerinde kurulmuştur. (Yıldız, 1992 : 119)
Adı Nereden Geliyor
Hititler zamanında Mut’tan “Yenişehir” anlamına gelen Yenika adı verilmiştir. Selefkoslar devrinde Muts adında bir kralın yönetimi altında kaldığından şehre, MUT denilmiştir. Bazı kaynaklara göre de şehir, Sezar Kladyus tarafından kurulduğu için adına da Kladyus’un şehri anlamına gelen Kladi-Polis denmiştir. Evliya Çelebiye göre Karaman oğulları burayı fethederken çok şehit verdikleri için, ölüm kapısı anlamına gelen Darül-Mevt demişlerdir. Mut adının Mevt’ten geldiği belirtilmektedir.
Tarihi ve Kültürel Çevre
Tarihçe
Mut, Roma İmparatorları’ndan Claudius tarafından MÖ 41 yılında bir koloni olarak kurulmuş ve Mut’a Claudiopolis adı verilmişti. Bu bilgi Mut kalesinin batı kısmındaki kitabeden anlaşılmaktadır.
Antik dönemlerde Silifke’yi İç Anadolu’ya bağlayan Kilikya kapılarından biri olan Sertavul geçidi üzerinde önemli bir konumdaydı. MÖ 1. Yüzyılda kurulan Mut, ilk yıllarında bayındır bir Roma kentiydi. 395 yılından sonra Bizans egemenliğine geçmiştir.
Orta Çağ’da Selçukluların eline geçen ve büyük bir gelişme gösteren Mut, 1277 yılında Şemsettin Mehmet Bey tarafından Karamanoğulları’nın, 1448′de Osmanlı Devletinin yönetimine girmiştir. (Karakaş, 1995 : 177)
Kervansaray
Kentin merkezindeki kare planlı kervansarayın giriş kapısı güneyde olup, yapı Davut Paşa Kışlası olarak da bilinir. Büyük avlusunu çevreleyen kemerli galerinin gerisinde yan yana yapılmış birer ocaklı ve penceresiz 40 oda sıralanmıştır. (Çıplak, 1993 : 148)
Mut Kalesi
İlçe merkezinin kuzeyindeki bir tepe üzerinde bulunan kalenin yapılış tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Ancak ilk temelinin Hititler zamanında atıldığı sanılmaktadır. Bugünkü hali Karaman oğulları dönemi karakterini gösterir. Dikdörtgen şeklindeki kalenin dört burcu ve içinde iç kale diye adlandırılan bir kulesi vardır. Karaman oğulları ve Bizans döneminde tamir gören kale, 1992 yılında Kültür Bakanlığı’nca yeniden restore edilmiştir.
Evliya Çelebi’ye göre; Mut kalesini Rumlardan almak isteyen Karaman oğlu Yakup Bey, tüm askerlerini şehit vermiştir. Bunun intikamını almak için Karaman oğlu İbrahim Bey, büyük bir kuvvetle kaleye hücum etmiş, içinde bulunan 70.000 Rum askerini kılıçtan geçirtmiş ve ölülerini de kalenin güneyindeki bir tepeye gömdürtmüştür. Bu nedenle buraya şimdi Maşatlık tepesi denilmektedir. Kalenin içerisinden çıkan Kalepınar adındaki soğuk ve berrak su, kentin su kaynağıdır. (Öz, 1991 : 207)
Lâl Ağa (Lâl Paşa) Camii
Karaman oğlu İbrahim Bey’in komutanlarından Lâl Ağa tarafından 1356-1390 yılları arasında yaptırılmıştır. Kare planlı ve tek kubbeli caminin son cemaat yeri, beş küçük kubbe ile örtülmüştür. 50 yıl önce yıkılan minaresi yeniden yaptırılmıştır. Kitabelerine göre, iki defa onarım gören caminin bahçesinde iki adet türbe vardır. Kümbetlerin birisinde 3 adet, diğerinde ise 4 adet mezar bulunmaktadır. Evliya Çelebi Seyahatnamesi’ne göre Lâl Ağa bu kümbetlerin birisinde yatmaktadır. (Gündüz, 1994 : 257)
Karacaoğlan
Dünyaca bilinen ünlü ozan Karacaoğlan’ın mezarı Karacaoğlan (Çukur) köyü ile Dere köyü arasındaki bir tepe üzerindedir.
17. yüzyılda yaşamış büyük halk ozanı Karacaoğlan’ın hayatı ile ilgili kesin bir bilgi yoktur. Karacaoğlanla ilgili şu efsane kuşaktan kuşağa anlatılır:
Karacaoğlan sevdiği Karakız’ı babasından istemiş; verilmeyince çok üzülmüş, sazı ile gurbet ellere düşmüş. Çok yerler dolaşmış, türküler söylemiş. Karakız da aşkını içine gömüp evlenmiş. Karacaoğlan ihtiyarlayınca Karakız’ın obasına dönmüş ve dere köyü yakınında bir tepeye yerleşmiş. Günün birinde ölen Karacaoğlan’ı, ilçe halkı aynı yere gömerek burayı türbe yapmışlar.
Karakız, Karacaoğlan’ın ölüm haberini alınca, babasının obasından ayrılarak Karacaoğlan’ın mezarının başına koşmuş ve ağlaya ağlaya üzüntüsünden burada ölmüş. Bu acıklı olay karışsında duygulanan köylüler, sağ iken beraber olamayan iki sevgilinin, öldükten sonra beraber olacaklarına inandıkları için, Karakız’ın mezarını Karacaoğlan’ın yattığı yerin karşısındaki tepeye yapmışlar. O gün bu gündür, Çukur tepesindeki mezarından Karakız’ın; diğer tepedeki mezardan Karacaoğlan’ın ruhları, her gece el ayak çekildiğinde çıkar, ortadaki ovada buluşurlarmış.
Çınaraltı Parkında, Belediyenin girişimi ile Mut’lu Heykeltıraş Hüseyin Gezer tarafından ücretsiz yapılan heykel, Mut şenlikleri sırasında 8 Haziran 1973 günü yapılan törenle açılmıştır. (Aktan, 1989 : 154)
Sartavul Hanı
Karaman Silifke karayolunun Toros dağlarını aştığı en yüksek nokta olan Sartavulbeli’nden Mut’a 38 km. uzaklıktadır. Selçuklu Hükümdarı Aleaddin Keykubat tarafından yaptırılmıştır. (Develi, 1991 : 233)

Taş Köprü
Meydan Mahallesi’ndeki Taş Köprü, Karaman oğulları döneminde yapılmıştır. Ancak kitabesi olmadığından kim tarafından yapıldığı tam olarak bilinmemektedir. (Dulkadir, 1985 : 112)

Alahan (Apadnos) Külliyesi
Evliya Çelebi’nin “Ustasının elinden yeni çıkmış gibi duruyor” diye yazdığı Alahan Külliyesi, 1000-1200 m. yükseklikte, üzerinden Göksu vadisinin görülebildiği yalçın bir tepenin yamacında kurulmuştur. Etkileyici manzarası ile gelenlerin ayrılmak istemeyecekleri, doğa ile bütünleşmiş güzelliklere sahip önemli bir dini merkezdir. Mut’dan 20 km uzaklıkta Mut-Karaman yolundan, 3 km’lik bir yolla ulaşılır.
Roma döneminde Hıristiyanlığın Kapadokya ve Ikonia’da (Konya) yayılması sırasında, bu yeni dini kabul edenlerin takibe uğraması, inanmayanlar tarafından öldürülme korkusu; İsa Peygambere inananları, dağlık bölgelerdeki mağara ve kaya oyuklarında ibadete zorlamıştır. İsa’nın havarilerinden St. Paulus ve yine Tarsus’ta yaşamış Hıristiyan öncülerinden Barnabas 441 yılında Hıristiyanlığı yaymak için Konya-Kapadokya ve Antalya-Antakya’ya kadar maceralı yolculuklar yapmışlardı. Bu iki Hristiyan azizin gezileri sırasında konakladıkları her yerde anılarına kiliseler yapılmıştır. Alahan Külliyesi de bunlardan biridir. 440-442 yıllarında yapılmış olduğu tahmin edilen Alahan Külliyesi’ne ait ören yerinde, Batı Kilisesi (Evangelist Bazilika), Manastır ve Doğu Kilisesi, kayalara oyulmuş keşiş odacıkları ile kuzey yönünden içlerinde kiliseyi yaptıran Tarasis’in lahdi bulunan mezarlardan oluşmaktadır. (Özcan, 1991 : 104)
Kilise binaları, İstanbul’daki Ayasofya Bazilikası ile ortak mimari özellikler taşımaktadır. Doğu Kilisesi ayakta olmasına rağmen, Batı Kilisesi çok harap durumdadır. Her iki kilise de korint başlıklı iki dizi sütunla üç nefe ayrılmıştır. Kesme taştan inşa edilen beden duvarları, sütunlar, sütun başlıkları ve portallerdeki insan ve hayvan figürleri ile bitkisel süslemeler büyük bir ustalıkla yontulmuştur.
Batı Kilisesi’nin, Narteksten ana mekana geçilen kapının atkı ve yan dikmeleri kabartmalarla süslüdür. St. Paulus, St. Pierre figürlerinden başka, bir çelengi taşıyan altışar kanatlı Cebrail, Mikail’in simgesel yaratıkları ezişi, kükreyen aslan, kartal ve öküz sembolleri, İncil yazarlarının tasvirleri, üzüm salkımları, asma yaprakları ve balık motifleri; göz doyurucu zenginlikte, estetik ve gerçekçi bir üslûpla yontulmuştur. Bazilikanın doğusundaki geniş avlunun güneyinde dinsel törenlerin yapıldığı dehliz, 11 m uzunluğunda kemerli ve sütunlu bir galeri şeklindedir. Galerinin ortasında, kabartma süsleme ile her yanı işli büyük niş bulunmaktadır. (Basal, 1993 : 166)
Doğu Kilisesi, terasın doğu ucunda, revnaklı yolun sonunda daha geç dönemde inşa edilmiş ve külliyenin en sağlam yapısıdır. Önündeki avludan üç giriş kapısı bulunan üç nefli kilisenin üst örtüsü yıkılmıştır. Bu yapının en önemli özelliği kubbeli bazilika şeklinde planlanmış olmasıdır.
Ayrıca Göksu vadisi içinde bulunan çok sayıdaki kaya kiliselerinden en ilginç olanı, Alahan Külliyesi’nin sapağından Karaman yönünde birkaç km gidildiğinde derin bir vadi içinde bulunan kaya kiliseleri ve barınaklarıdır. Bunlardan Alaoda olarak bilinen kilisenin kubbe şeklinde yontulmuş üst bölümü, kırmızı, mavi ve kahverengi renklerin hakim olduğu geometrik ve bitkisel fresklerle süslüdür. Birkaç bölümden oluşan kaya kilisesi zemininin mozaikle kaplanmış olduğu anlaşılıyor. Ayrıca Maya köyü yakınlarında vadi içinde ve yeraltında kırmızı ve yeşil boyalı “Renkli Kilise” de vardır. (Yalın, 1990 : 133)
Dağpazarı (Corapıssus) Örenleri
Mut’un 35 km. kuzeybatısındadır. Antik ismi Coropıssus olan kentin Karaman’dan Silifke’ye inen bir antik yol üzerinde oluşu eski kente ayrı bir önem verildiğini göstermektedir.
Burada bir Bizans kilisesi ile 15×5.50 m ölçüsündeki taban mozaiği ilgi çekicidir. Kilise, köyün ortasına ve en yüksek yerine kurulmuştur. Bizans dönemine ait kilisenin apsisi ve bazı duvarları ayakta kalabilmiştir.
Köyün içindeki mozaiklerde hayvan figürleri ve geometrik motifler yer almaktadır. Köylüler tarafından soğuk hava deposu olarak kullanılan sarnıçlar vardır. (Akgündüz, 1991 : 255)
Mavga Kalesi
Mavga Kalesi, Mut’un Kozlar yaylası yakınında Mut’a 16 km. uzaklıktadır. Sağlam kalan bir burcundaki kitabeye göre, Aleaddin Keykubad’ın emri üzerine 1230 yıllarında yapılmıştır. Sarp ve dik kayalar üzerinde yapılmış olan kale içinde odalar, ahırlar, yemlikler, sulama tekneleri ve içi Horasan harcı ile sıvanmış su sarnıçları kayalar oyularak oluşturulmuştur. (Atik, 1993 : 152)
Balobal Örenleri
Mut’un batısında 40 km. kuzeyindeki Yalnızcabağ köyü yakınındaki Değirmenlik yaylasındadır. Büyük bir antik yerleşim alanıdır. Çok sayıda lahit ve duvar kalıntıları bulunmaktadır. (Erbil, 1998 . 210)
6.6. ERDEMLİ hakkında bilgi
Konumu
Doğuda Mersin, batıda Silifke, kuzeyde Ereğli (Konya) ilçeleri ve güneyde Akdeniz’le çevrilidir. Mersin-Silifke karayolu üzerinde ve Mersin’e 35 km. uzaklıktadır. Batısında Sandal Dağı’nın doğuya doğru uzanan ormanlarla kaplı, dik meyilli yamaçları eteğinde Alata Çayı’nın meydana getirdiği alüvyon ovacığın batı kenarındaki bir vadide yer alır. (Özcan, 1991 : 246)
Adı Nereden Geliyor
“Erdemli” adının nereden geldiği kesin olarak belli değildir. 15. Yüzyılda İç Anadolu’dan geldiği sanılan “Erdemoğulları” adındaki bir Türkmen Aşiretinin adından alındığı belirtilmektedir.
TARİHİ – KÜLTÜREL ÇEVRE
Kanlıdivane – Kanytelleis
Mersin – Silifke karayolunun 45. Km.sinde sağa sapan 3 km.lik asfalt bir yolla ulaşılır. Büyük bir obruğun etrafında kurulmuştur. Obruğun güneybatı kenarında bulunan İÖ II. Yüzyılda yapılan Helenistik Kuleden kentin tarihinin çok eskilere dayandığı anlaşılmaktadır.
Kulenin batı tarafındaki kitabede Rahip – Krallardan Olba’lı Tarkyoris oğlu Teukros’un bu kuleyi, Tanrı Zeus Olbios için yaptırmış olduğu belirtilmiştir. Kitabenin başında Triskelis (Üç bacak) Olba’nın simgesidir. Böylece Kanytelleis’in Olba’ya bağlı bir kent olduğu anlaşılmaktadır.
Antik çağda korsan yatağı olan yöreyi daha sonra Teukros veya Aias adlı Rahip-Krallar yönetti.
Helenistik Kule: Obruğun güneybatı kenarındadır. Poligonal dikdörtgen planlı ve üç katlıdır. Köşelerde düz yontulmuş taş kullanılmıştır. Kemerli girişi vardır. Batı köşesindeki yazılar Kanytelleis’in kuruluşu ve tarihi hakkında bilgi vermektedir.
Bazilikalar: Bizans dönemine aittir. (4 – 6 yy).
1 Nolu Bazilika: Obruğun güney batısındadır. Doğu cephesi henüz ayaktadır. Yontma taşlardan yapılmıştır. Giriş iki sütuna ayrılmış üç kemerle sağlanmaktadır. Sütun taşları Korint üslubunda kompozit başlıklardır. Narteks dikdörtgen planlıdır.
II Nolu Bazilika: I nolu Bazilaka’nın kuzeyinde ve harap durumdadır. Yontma taşlardan yapılmıştır. Belirli bir narteks kalıntısı görülmez. Kapının profili söveleri ve lentosu ayaktadır.
III Nolu Bazilika: Obruğun kuzey doğu köşesindedir. Güney duvarları yıkılmıştır. Üç kemerli narteksin önündeki mahzenin kemeri ve ağzı görülmektedir. Batısı, avluya iki sütunlu üç kemerle açılmaktadır. Dikdörtgen planlı narteksin kuzeyden girişi vardır. Narteks üç kapıyla, iki sütun dizisiyle üç nef’e ayrılmış olan mekana açılır. Taban ve duvarlarda mozaik olması muhtemeldir. Etrafında atrium vardır. Narteksin üzerinde ahşap bir kat olduğu, Kilisenin batı duvarında sıralanan bir sıra taş konsoldan anlaşılıyor. Kapının yan söveleri yerinde durmaktadır. Lentonun tam ortasında madalyon halinde sekiz uçlu bir yıldız içinde haç bulunmaktadır Papylas adındaki bir şahsın bu Bazilika’yı, bir adak borcunu ödemek üzere yaptırdığı lentonun üzerindeki kitabeden anlaşılmaktadır. (Çıplak, 1993 : 112)

Nekropoller: Üç ayrı yerdedir.
Güneyden çıkan ana yolun iki tarafında kayalara oyulmuş oda mezarlar vardır. Dikdörtgen planlı oda içinde duvara saplanmış taş raflara ölüler yatırılmıştır.
Batı Nekropol’deki mezarlar genellikle kayalara oyulmuştur. Kaya mezarlarının menfezlerinin üzerinde kadın erkek kabartma figürler işlenmiştir. Bu kabartmalarda, asker kıyafetinde iki erkek, kline üzerine uzanmış bir kadın figürü vardır. Ayrıca kaya yüzeyine üç mabet cephesi biçiminde alınlıklı küçük niş oyulmuştur. Soldaki kadın kabartmasının altındaki mezarın Appas adında bir kimseye ait olduğu ve burayı açacak olanın Zeus, Helios, Selene ve Athena mabetlerine para cezası ödemek zorunda olduğu bildirilir.
Kuzeyde Nekropol’ün en yüksek yerinde Aba adlı kadının kocası ve oğulları için yaptırdığı mezar, Kanytelleis7in en görkemli mezarıdır. Kare planlı mezara yuvarlak kemerli bir kapıyla girilir. Beşik tonozla örtülü mezar odası içinde ölü koymak için raflar bulunmaktadır. İS II. Yüzyılın sonlarına aittir.
Anıt mezarın doğusundaki mezarlar lahit şeklindedir. Çoğu kayadan oyulmuştur. Kaya platformu üzerine yapılmış olan Dor nizamında sütunları bulunan mezar ilginçtir. Kitabesi yoktur. (Develi, 1991 : 230)
Presler ve Sarnıçlar: Mezarların yanında kayalara oyulmuş üzüm sıkma presleri ve dikdörtgen planlı, beşik tonozla örtülü sarnıçlar bulunmaktadır.
Ayrıca obruğun kuzeybatı köşesinde kline üzerine oturmuş vaziyette bir kadın ve erkek, bunların solunda ise üç kadınla bir erkek tasvir edilmektedir. Bu kabartmanın karşı tarafında ise bir asker kabartması bulunmaktadır. Ören yeri Prof. Dr. Semavi Eyice tarafından incelenmiştir. (Taşkıran, 1994 : 200)
Elaiussa – Sebaste
Silifke – Mersin karayolu üzerinde Mersin’e 52 km. uzaklıkta olup Kumkuyu Belediyesi, Ayaş (Merdivenlikuyu) da yer almaktadır. Şehir İÖ II. Yüzyıl sonlarında kurulmuştur. Strabon’a göre, bu şehrin bir bölümü kara parçasında bir bölümü de karşı taraftaki adanın üzerinde yer almakta olup bu antik kent Elaiussa ve Sebaste kentlerinin birleşmesi ile meydana gelmiştir. Elaiussa daha eskidir. İÖ 41 yılında Antoius tarafından Kapadokya Kralı olarak atanan ve İÖ 20 yılında Elaiusa’nın çevresinde bulunan dağlık Kilikya’yı Augustus’tan almış olan Kral Archelaos, başkentini bu adaya nakletmiştir Elaiussa adası, İS VI. yüzyıldan itibaren bir kara parçası haline gelince kent eski önemini yitirmiştir. (Akbaş, 1995 : 253)
Eski adanın tepesi ile batı yamacı ve adanın birleştiği kara parçası kumla kaplıdır. Kumların altında Kral Archelaos’tan önceki zamanlara ait çeşitli tarihi eserler bulunmaktadır. Bunlar iyi korunmuş 5 nefli Bazilika, tiyatronun caveası (Theatron oyuğu), su kemerleri, kilise kalıntıları, zeytinyağı ve su sarnıçları, iki mermer sütunlu saray kapısı, bu kapının 50 m. kuzeyinde çeşitli hayvan resimlerini içeren döşeme mozaikli Jüpiter tapınağıdır. Jüpiter tapınağı 612 sütunlu bir Roma mabedi olup erken Hıristiyanlık döneminde (5. Yüzyıl) kiliseye çevrilmiştir. Şehrin mezarlığı (Nekropol), doğu ve kuzeydedir. Burada antik bir yolun iki yanında taş lahit ve anıt mezarlar vardır. Bir lahitin üzerindeki yazıt şöyledir: “Hijinos’nun oğlu Plütinos, sağlığında Sebaste mezarlığında kızı için bir lahit yaptırıldı. Öldükten sonra oraya yalnız kızı gömülecektir. Eğer başka biri gömülürse bu kişinin ailesi Maliyeye 600, belediyeye 300 dinar ödeyecektir.” İki katlı bir anıt mezarın cephesindeki kabartmada ortada kanatlarını açmış bir kartal, ayaklarının altında bir yılan, kartalın sağ ve solunda zincirle bağlanmış birer çocuk vardır ve çocukların birer kolları zincirlidir. Aynı zincir üzerinde birbirine bakan iki aslan vardır. Bu yapıtların hepsi Roma devrine aittir. (Karakaş, 1992 : 161)
Korykos
Mersin – Silifke karayolu üzerinde Ayaş’ı (Elaiussa-Sebaste) 4 km. geçtikten sonra Kızkalesi’ni tam karşısındaki Korykos’a ulaşır.
Korykos kelimesi Yunancadır. Yunanistan’dan gelen kolonistler tarafından İÖ 4. Yüzyılda kurulmuştur. Herodot bu kenti Gorges adında Kıbrıslı bir prensin kurduğunu yazar. Korykos nekropolünden çıkarılan ve İÖ. 4. Yüzyıla ait yapıtlar kentin Ptelemaios yönetiminden önce kurulduğunu ortaya koymuştur. Korykos bir liman kenti olduğundan, çok el değiştirmiştir. İÖ. 4. Yüzyılın sonunda Selefkos Nikator Silifke’yi kurunca, bu kenti de idaresi altına almıştır. Korykos İS 72 yılında Roma egemenliğine girince bir eyalet haline getirilmiştir. Kroykos’un bağımsız bir eyalet olduğu kendi adına bastırılan paralardan anlaşılmıştır. Kroykos 450 yıl Roma hakimiyetinde kalmış ve sulama tesisleriyle tarım gelişmiştir. Bu nedenle, Kroykos bir zeytinyağı ihraç merkezi olmuştur. Kent, kalenin bulunduğu yerden 15 km. kadar kuzeye uzanarak, doğuda Ayaş kenti ile birleşmiştir. Geniş bir alana yayılmış harabeler kentin önemini belirtmektedir. Roma İmparatorluğu 395 yılında ikiye ayrılınca Kroykos Bizans İmparatorluğunun payına düşmüştür. Bizanslılar zamanında Arapların tehdidine karşı etrafı kuvvetli surlarla çevrilmiştir. Kızkalesinin doğusundaki yarımada üzerinde başlayan Bizans suru, Kızkalesi’ne göre kuzeybatıda kıyıya birleşir ve şehri bir hilal gibi çevreler. Liman 13. Yüzyılda çok önem kazanmış ve Korykos bir ticaret merkezi olmuş, Ceneviz ve Venedik gemilerinin önemli uğrak limanlarından biri haline gelmiştir.
Korykos, 1448 yılında Karaman oğlu İbrahim Bey tarafından ele geçirilerek, yeniden imar edilmiştir. Böylece Kroykos şehri Helenistik, Roma, Bizans, Karaman oğulları ve Osmanlı dönemlerini yaşamıştır. (Öz, 1988 : 30)
Kızkalesi
Korykos sahil kalesinin 200 m. açığındaki küçük adacık üzerindeki kaleye “Kızkalesi” denir. Büyük bölümü ayakta olan Kızkalesi’nin kuzey ve güney uçları sekiz kuleyle korunmuştur. Kalenin dış çevre uzunluğu 192 m.dir. Kızkalesi ile sahildeki kale denizden bir yolla bağlanmış, denizden gelecek saldırılara karşı önlem alınmıştı. Karaman oğlu İbrahim Bey tarafından 1448 yılında onarılan Kızkalesi bugün İçel turizminin sembolü haline gelmiştir.
Kızkalesi Efsanesi: Korykos’ta yaşayan Krallardan biri, bir kız çocuğu olsun diye gece gündüz Tanrıya yakarmaktadır. Sonunda dileği yerine gelir. Kızı büyüdükçe güzelliği ve yardım severliği ile herkesin sevgisini kazanır.
Günlerden bir gün kente bir falcı gelir. Kral onu saraya çağırtır, kızının geleceğini öğrenmek ister. Falcı prensesin eline bakınca irkilir ama bir şey söylemez. Kral zorlayınca “Kralım” der, “Kızınızı bir yılan sokacak. Bu yazgıyı hiçbir şey bozamayacak. Siz bile engel olamayacaksınız.” Kral, kıza bir şey söylemez ama düşünceler dalar. Sonunda kıyıya yakın küçük bir adacık üzerinde, ak taşlardan bir kale yaptırır, kızını buraya kapatır. Olan biteni bilmediğinden kızı üzülmekte, günden güne eriyip gitmektedir. Günün birinde saraydan gönderilen üzüm sepetinin içinden çıkan bir yılan onu sokar ve öldürür. (Topbaşoğlu, 1990 : 180)
Akkale
Mersin – Silifke karayolu üzerinde Mersin’e 49 km. uzaklıkta olup Geç Roma devrinde kurulmuştur. Tırtar köyünü 2 km. geçtikten sonra deniz ile ana yol arasındaki alanda büyük bir harabe görülür. Akkale olarak bilinen bu yapıtlar topluluğuna ana yoldan girilen 300 m. yolla ulaşılır.
Osmanlı döneminde kullanılmayan bu yapıtlar topluluğu Roma İmparatorluk devri ile Erken Bizans çağı olarak V-VI. yüzyıllara mal edilmektedir.
Klikya bölgesi, İS 72 yılında Roma İmparatorluğu’na bağlanınca, Elaiussa da önem kazanarak Roma egemenliğinde ve erken Hıristiyanlık döneminde büyük bir gelişme göstermiştir.
Deniz kıyısında bir kompleks oluşturan Akkale konusunda değişik görüşler ileri sürülmekte ise de bunların en akılcı olanı, buranın bir saray olmasıdır. Akdeniz’in güzel ve çekici bir köşesinde antik şehirleri birbirine bağlayan, antik yolun kenarında, geniş ufuklara hakim manzaralı bir yerde kurulmuştur. Akkale yapı topluluğu şu yapıtlardan oluşmuştur:
Aslında 2-3 katlı olan yapı ve bunun doğusunda haç biçimi planlı, yine iki katlı küçük bir bina. Güneyinde iki uzun dehliz halinde bir alt ana yapı. Bunun yanında ve sağlam durumda büyük, üstü örtülü bir su sarnıcı. Sarnıcın batısında dar bir yol ve bu yolun kenarında bir çeşme (?) ile bir hamam yıkıntısı. Büyük binanın güney-batısında kısmen kayadan yontularak yapılmış bir zeytin veya üzüm ezme (pres) yeri. Deniz kıyısında küçük bir sarnıç ve küçük bir liman bulunmaktadır. (Yalçın, 1992 : 200)
Paşa Türbesi
Ayaş-Korikos yolu üzerinde olan bir Selçuklu eseridir. Türbenin, 1220 yılında Selçukluların ileri gelenlerinden Aktoşoğlu Sinan Bey’e ait olduğu üzerindeki kitabeden anlaşılmaktadır.
6.7. AYDINCIK
Konumu:
İçel’in batısında yer alan Aydıncık’ın doğusu ve kuzeyi Gülnar, batısı Bozyazı, güneyi Akdeniz ile çevrilidir.
Aydıncık, kuzeydeki dik yamaçlı Baldıranlı Dağı ile Akdeniz arasındaki dar bir ova üzerinde kurulmuştur. Aydıncık, Mersin-Antalya karayolu üzerinde Mersin’e 170 km. uzaklıktadır.
İlçenin yüzölçümü 410 km2 olup nüfusu 1990 nüfus sayımına göre ilçe merkezi 7.040, köyleriyle birlikte 11.022′dir. İlçenin 10 köyü bulunmaktadır. (Okandan, 1991 : 110)
Tarihçesi:
Yazılı kaynaklara göre, eski çağlardan beri bir yerleşim yeri olan antik kentin adı M.Ö. 600 yıllarında Cleenderis-Kelenderis, M.S. 769 da Gilindire, 1965 yılında Gilindire sözcüğü Türkçeleştirilerek Aydıncık oldu.
Kelenderis Finikeliler tarafından M.Ö. II. Yy’ın sonunda Silinderis kenti öreni üzerinde kurulmuş, Kıbrıs’a yakın olması ile ticari önemi olan liman kenti olarak gelişmiştir. Daha sonra Yunanistan’ın Simos adası sakinlerinin kurduğu bir koloni olmuştur. Sonra bu koloni M.S. 425 yılında haraca bağlanmıştır. Persler, Selevkos ve Romalılar yöreye hakim olmuştur. Kent Romalılar zamanında da önemini koruyarak Kilikya’nın önemli bir kalesi olduğunu, Roma krallarından Germanikus’un (M.S. I. Yy. başı) savaşlarda kendini bu kentte koruduğunu, Roma döneminin yazarlarından Tacitus “Tarih” kitabında anlatmıştır. Daha sonra Bizanslılar, Araplar yöreye hakim olmuştur. 1071 Malazgirt Savaşı’ndan sonra Selçuklular burayı kendilerine yurt edinmişlerdir. 1471 yılında Fatih Sultan Mehmet tarafından yöre Osmanlı İmparatorluğu’na katılmıştır.
Barlett’in 1836 tarihli bir gravüründen limanın, üzerinden yüksek kulelerin bulunduğu bir surla çevrilmiş olduğu ve İstanbul’un Konya üzerinden Kıbrıs ile bağlantı kurduğu en işlek liman olduğu anlaşılmaktadır. (Gündüz, 1994 : 174)
Tarihi ve Kültürel Çevre
L.Zoroğlu’na göre, Kelenderis yüzyıllar boyunca ve kesintisiz biçimde iskan edilen kentlerden biri olması nedeniyle Antik Çağlar’dan günümüze kadar ulaşan kalıntıları çok azdır.
Bunlardan başlıcaları, çeşitli tipte mezarlar, bir hamam, bir theatron, sur ve kale kalıntıları, yer yer yıkılmış bir su kanalı ve birkaç sarnıçtan başka üzerinde durulabilecek veya niteliği belli olan ayakta kalmış başka bir kalıntı bulunmaktadır. (Soylu, 1989 : 181)
Liman Kalesi
Kentin güneyindeki yarımadayı çevreleyen surlar ve kaleye ait kalıntılar, günümüzde görülebilmektedir. Tarihi kaynaklarda güçlü bir kale olarak söz edilen liman kalesi, Antik Çağlar’da ve özellikle Orta Çağ ve sonrasında kente yönelik yoğun saldırılara, güçlü savunma sistemiyle direnmiştir. Piri Reis’in haritasında burçlarında bayrak dalgalanan kale belirgin olarak çizilmiştir.
Barlett’in 1836 tarihli bir gravüründe ve 19. Yüzyılda çizilmiş bir diğer gravürde, limanın üzerinde yüksek kulelerin bulunduğu, çevresinin surla çevrili olduğu görülüyor.
Ancak, bu yüzyıldan itibaren gemilerin uğrak yeri olmaktan çıkan limanın işlevini yitirmesi ile terk edilen kale, kent yapılaşmasında taşocağı gibi kullanılmış ve günümüze ulaşan bazı duvar kalıntıları dışında yok olmuştur. (Okandan, 1991 : 231)
Liman Hamamı
Liman girişinde bulunan hamam, kentin kısmen ayakta kalabilen antik yapılarından biridir. Üç ana mekanı günümüze kadar ulaşmış bulunan ve büyük bir kompleks olduğu anlaşılan hamamın bütününe ait görsel bilgi kaynağı, MS 5. Yüzyılda yapılmış olan bir liman mozaiğidir. (Yalçın, 1992 : 223)
Tiyatro
Günümüzde toprakla kaplı olan tiyatronun varlığı, yapının moloz taşlarla örülen sırt duvarının oluşturduğu yarım daire biçimindeki kavisten anlaşılmaktadır. Yüzey araştırmaları ve sondaj çalışmaları dışında henüz gün yüzüne çıkarılamamış olan yapı için L.Zoroğlu, oldukça küçük olan tiyatronun en yakın merkez olan Anemurium’da olduğu gibi, bir meclis binası (bouleuterion) olabileceği görüşündedir. (Karakaş, 1995 : 120)
Anıt Mezar-Dört Ayak
Kkent merkezinde, büyük kesme kireç taşlarıyla yapılmış ve halk arasında “Dört Ayak” olarak bilinen anıt mezar; ilçenin en ilgi çeken antik yapısıdır. Kare planlı, dört ayak üzerine baldahinli olarak oturtulmuş piramidal çatılı anıt mezar, MS 2. Veya 3. Yüzyıl başlarına tarihlenmektedir. Piramidal mimari yapısıyla, mausoleum mezar geleneğinin devam ettiğini göstermekte olup, oldukça iyi korunmuş durumdadır. Kentin yakın çevresinde görülebilen diğer yapılar; Aydıncık-Gülnar yolu üzerinde 15. Km’de orman içindeki kaynaktan kente su getiren kemerler ve kanallar günümüze kadar ulaşan alt yapılardır Kent yakınındaki Duruhan ve Bodur kaleleri harap durumdadır. (Göktürk, 1995 : 151)
Buluntular
Bilimsel kazı ve araştırmaların başlatılmasından önceki 1960′lı ve 1970′li yıllarda, özellikle antik kent mezarlığında yapılan kaçak kazılarla veya rastlantı olarak elde edilmiş çok sayıda eser bulunmaktadır. Yurtdışına götürülen, sayısı ve nerede olduğu belirlenemeyenlerin dışındakiler, Adana, Mersin, Silifke, Anamur Müzeleri’nde bulunmaktadır. Bunların büyük bir bölümü pişirilmiş kil vazolar ile küçük boyutlu; taş, altın, gümüş ve cam eşyalar ve sikkelerdir. MÖ 3. Yüzyılda darbe dilen II. Ptolemaios’a ait altın sikkeler ile MÖ 6. Ve 5. Yüzyıla ait gümüş drahmiler, Kelenderis’e ait önemli nümizmatik buluntulardır.
L. Zoroğlu’na göre, Doğu Akdeniz bölgesinde ele geçen ilk eserler olması bakımından Attik atölyelerinden gelmiş “Lekythos” denilen seramik vazolar, Kelenderis’in en ilginç buluntularını oluştururlar. Bunlar, beyaz zeminli siyah figürlü “Haimon” grubu, “Figürsüz Siyah Gövdeliler” grubu, “Bezekli Lekythoslar” gibi gruplara ayrılır. (Teoman, 1991 . 190)
6.8. GÜLNAR
Konumu
Gülnar, doğusu Silifke, batısı Anamur, kuzeyi Mut, kuzeybatısı Ermenek, güneyi Aydıncık ilçeleri ile çevrilidir. İlçe merkezi ormanlarla kaplı 950 m. rakımlı yaylalık bir arazi üzerine kurulmuştur.
Gülnar İçel’in güney-batısında Mersin7e 150 km. uzaklıkta, Taşeli platosu üzerinde yer alır. (Özcan, 1991 : 258)
Tarihçesi
Gülnar, eski bir ilçe olmasına karşılık tarihi yapıtları azdır. İlçenin tarihi Mut ve Anamur’un tarihine benzer. Gülnar’da Etiler, Finikeliler, Romalılar, Selçuklar ve Osmanlılar dönemi yaşanmıştır.
Gülnar’ın, bugünkü ahalisi 1230 yılında Orta Asya’daki Gülnar kentinden göç ederek bu çevreye yerleşen Türkmenlerdir. Obaların ilk yerleştikleri yerler Zeyne (Sütlüce) ile Mut arasında kalıyordu. Daha sonra obaların çeşitli kolları Gülnar’ın çeşitli yerlerine yayıldılar. İlçenin adını Yörük Beylerden Yahşi Bey’in kızı Gülnar Hanımından geldiği söylenmektedir. Yörükler (Oğuzlar) Orta Asya’dan çıkıp bugünkü Sütlüce (Zeyne)’ye gelişleri sırasında Yahşi Bey Araplar tarafından öldürülünce Gülnar Hanım babasının yerine geçerek Obasının Toroslara çekti, fakat burada Arap fedaileri tarafından öldürüldü. Türkmen’lerin ilk yerleştikleri yer olan Anay Pazarı diye bilinen şimdiki Gülnar beldesini beğendiklerinden, Gülnar Hanım’ın adını vermişlerdir. Gülnar 1461 yılında Fatih’in komutanlarından Gedik Ahmet Paşa tarafından Osmanlı İmparatorluğuna katılmıştır. Gülnar 1916 tarihinde ilçe olmuştur.

Adı Nereden Geliyor
Horasan’dan göç edenlere Yahşi Bey’in kızı Gülnar Hatun öncülük etmiştir. Gülnar Hatun, ilk adı anaypazarı olan bölgeyi beğendiğinden buraya kendi adını vermiştir.
Tarihi ve Kültürel Çevre
Kırshu (Meydancık Kale)
Gülnar’ın 10 km güneyinde Tırnak köyü yakınında sarp bir tepenin 750 m. uzunluğunda ve 150 m. genişliğindeki düzlükte yer alır. 1971 yılından buyana Fransız arkeologlar tarafından arkeolojik kazı ve araştırmalar yapılmakta ve yöre tarihi ile ilgili önemli bulgulara ulaşılmaktadır.
MÖ 7. Ve 6. Yüzyılda Luwiler’in kral ailesi kenti, MÖ 5. Ve 4. Yüzyılda Persler’in, MÖ 3. Ve 2. Yüzyılda da Mısırlıların garnizonu olarak iskan edilen kale, bir süre terk edilmiş ve sonradan Geç Roma ve Bizans dönemlerinde yerleşim merkezi olarak tekrar iskan edilmiştir. En önemli arkeolojik kalıntıları anıtsal kapısı, tepenin doğu eteğinde bulunan mezar, Pers kabartmaları ile kazı sırasında çıkan ve Silifke Müzesi’nde sergilenen Helenistik Çağ’a ait sikkelerin çıkarıldığı konak kalıntılarıdır. Kayaya oyulmuş mezar odasındaki kitabede, kalenin adı Kirshu olarak verilmektedir. Bu yerleşimle ilgili benimsenen görüş, kale Babil Kralı Neriglassar (MÖ 559-556) zamanında Pirindu Kralı Appuashu’ya aitti. Daha sonra Neriglissar tarafından ele geçirilerek yıkıldı. (Alptekin, 1989 : 231)
Zeyne Türbesi
Gülnar’dan Mut’a giderken 26. Km’de Zeyne (Sütlüce) kasabasındadır. Geniş bir bahçe içerisinde inşa edilen ahşap çatı örtülü ve ahşap direkli mescit kısmına, zaman zaman mezar odalarının ilavesi ile meydana gelmiştir. Bahçede ise mezarlar bulunmaktadır. Zeyne Türbesi olarak bilinen Şeyh Ali Semerkandi türbesi, beylikler dönemi eseridir. Bir külliye olması gereken yapı gruplarından sadece türbe ayakta kalabilmiştir. Günümüzde psikolojik rahatsızlığı olan hastaların ziyaret ettikleri ve kurban kestikleri türbenin, külliyenin bir parçası olduğuna dair yazılı bir kaynak bulunamamıştır.
Ali Semerkandi ile ilgili bir efsane anlatılır. Çobanlık da yapmış olan Semerkandi öğle sıcağında hayvanları susuzluktan yanmış vasiyette iken yoldan geçen bir Türkmenin sert sözleri ile karşılaşır. Buna çok üzülen Semerkandi dua ederek elindeki sopasını kayaların ortasına vurur ve su fışkırır. Hayvanlarını sulayarak susuzluktan kurtarır. Bu yer, halen mesire yeri olarak kullanılmaktadır. (Yalın, 1990 : 260)
Şeyh Ömer Türbesi
Gülnar ilçesine bağlı Şeyh Ömer köyündedir. Türbe sekizgen planlı olup, düzgün kesme taşlarla örülmüştür. Üzerindeki büyük kubbe betonla tamir edildiğinden eski özelliği hakkında tam olarak bilgi alınamamıştır. (Dereli, 1991 : 274)
6.9. ÇAMLIYAYLA
Konumu
Külpet Dağının eteğinde kurulan ve denize yüksekliği 1430 m. olan Çamlıyayla İlçesi, doğuda ve güneyde Tarsus, batıda Mersin, kuzeyde Konya, Niğde illeri ile çevrilmiş olup, ilçe İlin en büyük ve en eski yaylalarındandır.
Çamlıyayla Tarsus’a 60 km. uzakta olup E-5 karayoluna 35 km. lik bir asfalt yolla bağlıdır.
Nüfusu, kışın 9000 olup, yaz mevsiminde 100.000′i aşmaktadır. (Akbaş, 1995 : 141)
Tarihçesi
Çukurova ile batı Anadolu’yu birbirine bağlayan yol üzerinde Kervansaray şeklinde yapılar Namrun Kalesi tarihte tüccarlar ve gezginlerin bir uğrak yeri olmuştur.
Çamlıyayla (Namrun), XIII. Yy.da Türkmen oymaklarının egemenliğine girmiştir. Daha sonra XIV. Ve XV. Ay’da Osmanlı topraklarına katılmıştır. (Yalçın, 1992 : 281)
Adı Nereden Geliyor
Namrun 1989 yılında ilçe olunca adı değişmiştir.

TARİHİ KÜLTÜREL ÇEVRE
Namrun Kalesi
Namrun Kalesi Tarsus’a 60 km. uzaklıkta tepeler doğal güzelliklerle dolu Namrun yaylasının önemli bir kalesidir. Namrun7un en yüksek tepesinde XI. Yy.da inşa edilen kale iyi korunmuştur. (Çıplak, 1995 : 139)
Doğal Güzellikler:
2000 metreden sonra ormanların bittiği yerlerde görülmeye değer irili ufaklı 10 krater gölden özellikle Çini Göl kenarında dağcılar için kamp yapmaya uygun alanlar bulunmaktadır.
Çamlıyayla İlçesi ile Toros Dağları arasında yer alan 10 km. uzaklıkta Masat, 20 km. uzaklıkta Çatak, 30 km. Saydiya ve Saybaşı mevkileri Aralık-Haziran ayları arasında karlı olup buralarda kayak yapılabilir. Yörükler, yaz mevsiminde burayı yayla olarak kullanmaktadır. (İnce, 1993 : 194)
Bahçe Mesiresi (Papaz’ın Bahçesi)
Çamlıyayla’dan 15 km. uzaklıkta ve Fakılar Köyü’nden 12 km. aşağıda vadi içerisinde yer almaktadır. Papazın Bahçesi diye anılan bu mesire yeri, asırlık sedir ve söğüt ağaçlarının altından kaynayan buz gibi soğuk pınarları, temiz havası ve ala balık üretim tesisleri ile olağanüstü doğal bir güzelliğe sahiptir.
Çatak, Büklü Boyun, Ana Ardıç, Kadıncık ırmağı, Papaz’ın Bahçesi ve Çakırlı rink yolu ile Çamlıyayla içerisinde doğal güzellikler görülebilir.
Çamlıyayla ilçesi bol güneşli, rüzgarı olmayan serin havası ve içimi çok iyi olan suyu, çeşitli doğal güzelliklerin yanında dağ ve av turizmi ile insanların doğa ile kaynaşıp yaşayabileceği eşine az rastlanan yaylalarımızdın biridir. (Erzen, 1993 : 142)

KAYNAKÇA
AKBAŞ, Fuat
1995, İçel Rehberi İçel ili Özel İdare Yay. Mersin.
AKGÜNDÜZ, Ahmet
1991, Tarsus Tarihi ve Eshab-ı Kehf. Doğan Kardeş Yayınları, İstanbul.
AKTAN, Selma
1989, İçel İli Yakın Çevre İncelemeleri. Kaynak Kitapları Yay., İstanbul.
ANONİM
1992, İçel Turizm İl Envanteri, İçel İl Çevre Müdürlüğü Yayınları, İçel.
ANONİM
1994, Mersin Rehberi, Mersin Büyük şehir Bel. Başk. Yay. İstanbul.
ANONİM
1995, Mersin Evleri, Kültür Bak. Yay., Ankara
ARTAN, Gündüz
1994, İçel Gezginleri, Mersin Deniz Tic. Od. Yay., Mersin
ARTAN, Gündüz
1995, İçel Bibliyografya, T. Kütüp. Der. İç. Şub. Yay. Mersin
ASLAN, İzzet
1991, Silifke Tarihi kültür Bakanlığı Yay. Ankara
BAŞAL, Şinasi
1993, antik Silifke ve Çevresi, İçel Sanat Kulübü Yay. Mersin
BAYSAL, Yusuf
1994, Silifke Rehberi, Kaynak Kitaplar Yayınları. Mersin
ÇIPLAK, Necati
1993, İçel Tarihi Mersin Büyük Şehir Bel. Başk. Yay. İstanbul
ERZEN, Akif
1993, Tarsus Kılavuzu, Vatan Gaz. Yayınları, İçel.
DEVELİ, H. Şinasi
1991, Dünden Bugüne Mersin, Hayat Yayını, İstanbul.
DULKADİR, Hilmi
1985, Evlerinin Önü Mersin, Kardeş Yayınları, İstanbul.
ERBİL, Kazım
1998, İçel İli, Mersin Büyük Şehir Bel. Baş. Yay. Mersin.
GÖKTÜRK, Sami
1995, Silifke Tarihi, Kaynak Kitaplar Yay. İstanbul.
İNCE, Sami
1993, İçel, Kaynak Yayınları, Mersin.
KARAKAŞ, Emin Aslan
1993, Kelenderis, çevre Bakanlığı Yayınları, Ankara
MANSEL, Arif Müfit
1997, Silifke Kılavuzu, Görsel Yayınları, İçel.
OKANDAN, Orhan
1991, Geçmişten Günümüze Mersin, Mersinliler Derneği Yay. Mersin
SOYLU, Sıtkı
1989, Mersin Kültür Bakanlığı Yay. Ankara
TEOMAN, Zeki
1991, İçel Mektubu, Varlık Yayınları, İstanbul.

Kaynak: www.tekblogcu.com izni ile alınmıştır

, , , , , , ,

YORUM KÖŞESİ

1 YORUM YORUM YAPILDI "Turizm Coğrafyası, İçel ilinin konumu, Mersinin yeryüzü şekilleri dağları ve akarsuları, İçelin iklimi hakkında bilgi, İçelin bitki örtüsü nasıldır, İçel-Mersinin tarihi hakkında bilgi, İçel adı nereden geliyor, Mersin tarihi hakkında kronolojik bilgi, İçel ekonomisinin anlatımı, İçelde hangi tarım ürünleri yetiştirilir, İçel topraklarının tarımda kullanım oranı nedir, Mersin ilinde yapılan hayvancılık hakkında bilgi, Mersindeki hayvan koruma alanları nelerdir, İçel ilindeki sanayi hakkında bilgi, Mersin limanı ve trasit taşımacılık, Mersinde yörük ve türkmen kültürü hakkında bilgi, Yörük çadırı, İçel Yöresi Halk Oyunları, Silifke Yöresi Oyunları, Çukurova Yöresi Oyunları ile ilgili bilgi, Mersindeki el sanatları, Mersinde evlenme ve düğün ile ilgili gelenekler, Mersin yöresi mutfağı, İçeldeki tarihi ve turistik eserler nelerdir, Mersinin turizm potansiyeli nedir, İçelin ilçeleri hakkında bilgi, Mut Kalesi, Anamur Müzesi, Deniz Feneri, Köşebüklü Mağarası hakkında bilgi, Mamure (Anamur) Kalesi, Tarsus Evleri, Şahmeran Söylencesi, Eshab-ı Kehf (Yedi Uyurlar) Mağarası, Ortodoks Rum Kilisesi, Beyaz Çarşı (Kırk Kaşık), Ulu Cami, Kubat Paşa Medresesi, Mehmet Felah Türbesi, Bilali Habeşi Mescidi, Eski Cami – St. Paulus Kilisesi, Jüstinianus Köprüsü (Baç Köprüsü), Roma Yolu, St. Paulus Kuyusu, Kleopatra Kapısı (Deniz Kapısı), Antik Cadde, Donuktaş (Dönüktaş), Gözlükule Höyüğü, Dilek (Astım) Mağarası, Castellum Novum (Tokmar Kalesi), Mersin ili detaylı anlatım, Liman Kalesi (Ağa Limanı), Taşucu Amphora Müzesi, Holmi (Taşucu), Frederik Barbarossa Anıtı, Atakent (Susanoğlu-Corasium), Sinekkale, Kilikya Aphrodisiası, Cambazlı Kilisesi ve Anıt Mezarı, Demircili Yukarı Anıt Mezarı, Mersindeki kiliseler"

  1. Davut dedi ki 18 Kasım 13 20:01 

    bence çok güzel hepsini okudum






2 × üç =